Gezi Parkı ve Yaşananlar

30 Mayıs’ı 31 Mayıs’a bağlayan gecenin sabahına kadar oturdum, bazı işlerimi halletmek için vs.  Son zamanlarda da aktif olarak Twitter kullanıyorum. Takip ettiğim bir kaç ünlü isimin twitlerini gördüm. Şiirler okuyup, eğlenerek direnmelerine dair. Özellikle Okan Bayülgen’in kitap okuyarak radyo programında başlattığı kitap okuma sürecinin Taksim’e de yansıması çok hoşuma gitmişti. Ancak ne olduysa sabah saat 5 sularında falan oldu. Atılan twitlerde şunu gördüm. Polislerimiz taksim gezi parkı içerisinde yer alan eylemcilere orantısız güç kullanıyordu. (Bu araya bir parentez açmak isterim. Polislerle alıp veremediğim falan yok, sonra yanlış anlaşılmalar olmasın. Her şeye önlemimizi alalım.)

Neyse sabahı ettim ve sabah kalkıp ofise geçtim. Olaylar sürekli twitter üzerinden paylaşılıyor vs. Gelen fotoğraflar canımı sıkmaya başladı. Polisin orantısız güç kullandığına dair fotoğraflar düştükçe aklıma soru işaretleri düşmeye başladı. Nereden geliyor bu emirlerde bu polisler bu kadar acımasız oluyor diye. Babam ile konuşuyorum arada, o söyledi. Bir polis arkadaşı tarafından dile getirilmiş. “Abi bize emir amirden falan gelmiyor, direk tepeden geliyor” diye. Gerisini siz düşünün.

Akşam oldu eve geçtim ancak yerimde duramıyorum. İnsanlar sokaklara dökülmeye başladı. Anladım ki bende bu olay artık bir Park meselesi değil. Bu olay artık baskıya karşı bir başkaldırı. Bu insanların yanında yer almazsam kendimi kötü hissederim dedim. Kalktım gittim. Bundan sonrası artık;

Taksim Gezi Parkı

Elimde ne bir taş, ne bir sopa, ne de herhangi bir siyasi partinin simgesi vardı. Polislik mesleğine karşı da saygım sonsuz olduğu için, onlarla hiç bir münakaşaya girmedim.

Gördüm ki meydanlarda apolitik olarak ortaya çıkan bireyler var. Kimisi alkol düzenlemesine kızmış, kimisi Reyhanlı olaylarında hükümetin tavrına kızmış, kimisi hükümettekilerin günden güne zengin oluşuna kızmış, kimisi çözüm sürecine kızmış, kimisi 3. köprü ismine kızmış, kızmışlarda kızmışlar yani insanlar ancak şimdiye kadar bir sebep bulup seslerini bu kadar gür çıkaramamışlar.

Gezi Parkı bir milat oldu işte o yüzden. İnsanlar sokaklara döküldü. İstenilmeyen şeyler yaşandı ki keşke yaşanmadan hükümet sessizce eylem yapanlara bir kulak verseydi. Ya da onu geçtim bu proje daha düzgün bir şekilde insanlara anlatılsaydı. Taksim sadece yayalara özgü olsun eyvallah bunu bende isterim, ancak ben dedim olacak şeklinde olmaz. Daha makul bir anlayış ile gidilir.

İnsanların direnişi zaten yeterince sosyal medyada yer buldu da bizim yerel medyamız olayları ekranlara taşımaya cesaret edemedi. Sebebi belli, baskı, korku ve satılmışlık. Bunlara o kadar değinmeye gerek yok, yandaş medya diye arama yapın Google’da her şey ortada.

Olayda başbakanın tepkisi ise danışmanlarının körlüğünden olsa gerek. Bir başbakana yakışmayacak şekilde, sokak jargonuyla olayları proveke edenlerden birisi kendisidir. Bir diğeri de bu işten faydalanmaya çalışan aşırı uç gruplar. İşte biz sessiz eylemciler olarak, ne böyle bir başbakanı, ne de öyle Taksim’de yağma yapmaya kalkan uç grupları da istemiyoruz.

Polisin çekildiği günde Taksimdeydim. Gördüklerimden bazıları şunlar;

  • Sessiz sessiz oturanlar
  • Şarkı söyleyenler

Görmeyi istemediğim şeyleri de gördüm. O da ne mi? Sivil vatandaşların arabasını devirenler, belediyenin toplu taşıma aracına zarar verenler, kısacası olayları terörizm boyutuna getirenler. İşte meydanda az da olsa bunlardan da vardı. Ancak onlara engel olmak için çabalayanlar da. Belediye otobüsünün tekerini patlatmaya çalışan ne üdüğü belirsiz bir provakötere bir abinin çıkışı vardı ki, dedim işte ben bu abi gibi düşünenlerle olmalıyım.

Ara ara Taksim Gezi Parkı civarına çıkarma yaptım. İnsanlar orada oturuyorlar, kendi hallerindeler ama artık bu işten nemalanmaya çalışan marjinal gruplar hala orda. İdeolojilerini yayma ve empoze etme düşüncesindeler. Onlarında bir an önce temizlenmesi lazım oradan, her zaman gerçek eylemcilerin temizlik esnasında onları da aralarında istememesi lazım.

İşte bu yüzden haklı iken haksız konuma düşmekten korkuyoruz. Bu yüzden aşağıdaki resmi paylaştı durdu insanlar.

sen-gelme-ulan-ayi

Gün birlik günü, ancak bölücüyle değil, birleştiriciyle. Buna göre herkesin hareket etmesi lazım, zaten Facebook ve Twitter üzerinden yeterince konuştum. Bence şimdilik bu kadar yetmeli.

Mustafa Aksoy – Geçilmez Çanakkale

2 sene önce Antalya Türk Ocaklarının düzenlemiş olduğu Çanakkale konulu seminerde tanımıştım Mustafa Bey’i. Bu şiiri 15 sene gibi bir sürede yazdığını belirtti. Çok dokunaklı bir şiir, insanın tüylerini ürpertiyor mısralarında.

Geçilmez Çanakkale

Gelibolu dediğim Anadolu kapısı
Seddülbahir mutlaka İstanbul’un tapusu
Tepelerle Marmara benziyor bir pergele
“Ya Allah, Ya Bismillâh! Geçilmez Çanakkale!
Diyerek, düğün diye cepheye gelen benim,
Kartal kanatlarımla göğe yükselen benim…

Öksüzler çeşmesinden alıp ta abdestini
Şu mübârek toprakta namazın kılan benim.
Kopsa da kıyametler, olsa da bin zelzele…
“Ya Allah, ya Bismillâh! Geçilmez Çanakkale!
Diyerek, süngü süngü düşmana dalan benim,
Şu mübârek siperde namazın kılan benim…

“Aynalı bir çarşı var Çanakkale içinde”
Eşi, benzeri yoktur, Hint’te, Yemen’de, Çin’de…
Ben mi çağırdım seni, ben mi, söyle hergele? !
“Ya Allah, ya Bismillâh! Geçilmez Çanakkale!
Diyerek, düşmanıma korkular salan benim.
Çarpışıp göğüs göğse kılıcın çalan benim….

Gücüm var Seyitlerde hazreti Hamzaların,
Söylerim türküsünü cümle yıldırımların.
Şehitlik şeref bana, kanımla açsın lâle
“Ya Allah, ya Bismillâh! Geçilmez Çanakkale!
Diyerek, dua dua mahşeri bulan benim.
Cennetin kapısında okunan destan benim…

Şimşeğim, fırtınayım, geçerim kasırgayı
Bağdaş kurdum güneşe, taç yaptım başa ay’ı;
Tarih denen hadise yalan yanlış meş’ale
“Ya Allah, ya Bismillâh! Geçilmez Çanakkale!
Diyerek, takvimleri kalbinden delen benim.
Yağız atın topuğun yollara çelen benim…

Son nefesime kadar, orucum ben orucum
Mermi kaç okkadır ki, yeter kınalı avcum? !
İkiyüz altmış okka, bu basit bir mesele,
“Ya Allah, ya Bismillâh! Geçilmez Çanakkale!
Diyerek, gemileri ortadan bölen benim.
Suları tutuşturup bir anda silen benim…

Tetiği çeken eller, Kılıçarslan elidir,
Tebessümle açılan şehit çiçekleridir;
Mor sümbüllü dağlarım yâdele olur kale
“Ya Allah, ya Bismillâh! Geçilmez Çanakkale!
Diyerek, kan kırmızı şafakta gülen benim.
Kızılırmak misali yanan, bükülen benim…

Arıburnu kahraman, Conkbayırı Atatürk
Nusret’te her bir mayın vallahi Müslüman-Türk!
Kefenimin rengidir kükreyen her şelâle
“Ya Allah, ya Bismillâh! Geçilmez Çanakkale! ,
Diyerek, yurt uğruna cephede ölen benim.
Bin melek kanadıyla göğe çekilen benim…

Peygamber’in övdüğü milleti, Batı bilmez,
Türk’ün olduğu yerde asla Ezan eksilmez
Kan dökülür toprağa, can verilir hilâle
“Ya Allah, ya Bismillâh! Geçilmez Çanakkale!
Diyerek, yüreklere arştan dökülen benim…
Işık ışık ufuktan gene sökülen benim…

Mustafa Aksoy

Farklı Bir Han; Cengiz Han

cengiz hanBir çoklarımız bilir Moğol imparatoru olmuş Cengiz Han’ı. Ancak genelde düşmanlarına saldığı korkuyla. Fakat size bugün Cengiz Han’ı biraz farklı bir tarzda anlatmak isterim.

Doğduğu Orta Asya bozkırlarında ismi demir anlamına gelen “Temür” kelimesinden türetilerek Temuçin yani demirci olan bir çocuktu o. Sıradan bir boy reisinin Yesügey’in sıradan bir oğlu. Yaşı henüz daha 10 dememişti ki babasını kaybetti küçük Temuçin. Kendi boyu, küçük bir çocuğun reisliğini kabul etmeyerek onu ve ailesini Orta Asya bozkırlarında bir başlarına bıraktı. Babasının acısına birde kendi boyunun ihaneti eklenen Temuçin için hayat artık o kadar kolay değildi.

Ancak o azimle mücadele ederek hayata tutunmaya, bozkırın zorlu yaşam koşullarına göğüs germeyi başarmıştı. Ailesinin desteğini de alarak çocukken nişanlandığı Börte Hatun ile evlilik yoluyla biraz mutluluk bulmak istedi. Ancak babasının hasımları intikam almak için Börte’yi kaçırdılar. Mutluluğu bulacağına inanan Cengiz, yine de ümitsizliğe kapılmadı. Baba dostu bildiği Tuğrul ile kardeş bildiği Camuka’nın da yardımlarıyla eşi Börte’yi hasımlarının elinden kurtardı. Bir çok erkek için zor bir haber olarak nitelendirilecek bir haber de Börte ile birlikte gelmişti. Börte hamileydi ancak Cengiz’den değil. İşte Cengiz burada büyük bir merhamet ve büyüklük göstererek Börte’yi ve karnındaki günahsız bebeğe de sahip çıktığını boyuna bildirdi.

Nitekim sorunlar bunlarla da sınırlı kalmıyordu. Düşmanlarının hain bir pususu ile kaçırıldı ve esaret altına alındı. Bu esaret günlerinde, türlü işkenceler görmesine, ağır hakaretler işitmesine rağmen yıkılmadı. Kurtulacağına olan inancı ona yaşaması içinde güç ve kuvvet verdi. Dostlarının yardımıyla esaretten kurtuldu ve boyunun başında, düşmanlarının korkulu rüyası olacak o büyük imparatorluğun temellerini attı.

Babasını kaybetmiş, boyu tarafından terkedilmiş, eşi kaçırılmış, esir düşmüş bir kişiyken artık bir İmparatorluğun Hân’ı olarak yükselen Cengiz, baba dostu bildiği Tuğrul ve kardeş saydığı Camuka’nın da kıskançlığıyla sarsılsada, onların kendisine karşı gelmelerini ve ihanetlerini affetti. Her zaman yanında olan diğer dostlarına yüksek rütbeler vererek onları ödüllendirdi.

Bir zamanlar yalnızlığa ve acımasız bozkır şartlarına terkedilmiş bir çocuk, yaşı 40’a geldiğinde büyük bir imparatorluk ile tarih sahnesindeki yerini almıştı.

Cengiz Han’ın Meşhur Sözü

Bir çivi kaybolduğu için bir nal kayboldu,
Bir nal kaybolduğu için bir at kayboldu,
Bir at kaybolduğu için bir atlı kayboldu,
Bir atlı kaybolduğu için bir haber kayboldu,
Bir haber kaybolduğu için bir savaş kaybedildi,
Ve bir savaş kaybedildiği için bir krallık yok oldu.

24 Kasım – Buruk Öğretmenler Günü

24 Kasım 1981 yılında Ulu Önder Mustafa Kemal’in doğumunun 100. yılında bu günün Öğretmenler Günü olarak kutlanılması kararlaştırılmış. Kararlaştırılmış kararlaştırılmasına da aradan geçen 31 yıl boyunca öğretmenlik ne hale gelmiş acaba..? Aslında mesleğe olan bir şey yok da. O kutsal insanlara verilen değerin artık çok düşük olduğunu herkes biliyordur. Bizim çocukluğumuzda babamın sınıf öğretmenime ‘Eti senin, kemiği bizim‘ dediğini çok iyi biliyorum. Şimdiki zamanda ise öğrencisini azarladı diye öğretmenlere demediğini bırakmayan veliler var ülkemizde.

Bu günün normalde benim hayatımda da önemli bir yeri vardı. Ne kadar atanamasam da bende elimde diplomam ile bir öğretmenim. Kutlayamıyorum bu özel günü. Kader. Aslında biraz fazla çalışmak gerekiyordu ama ülkemizdeki gerçekliği de göz ardı edemezdim. Malum branşın verdiği bir handikap diyelim biz buna atama sayımız düşüktü bu mutluluğu tadamadık. Sağlık olsun. Mesleği bu kadar küçük gören iktidarlar ve politikaları düşünsün.

24 Kasım, bir başka yanıyla da önemli bir gün aslında. Mustafa Kemal’in Atatürk soyadını aldığı tarih bu. Başöğretmenimizin ışığında, her ne kadar artık alan dışı çalışsakta, bir gün mutlaka öğrencilerimle buluşacağım. Belki gönüllü öğretmenlik ile olur bu ne dersiniz? İlla karşılığında ekonomik bir şey beklemek mi gerekli? Öğretmenlik zaten kutsal bir vatan görevi değil mi? Tüm öğretmenlerimizin, öğretmen olarak atanan ve atanamayan arkadaşlarımın günü kutlu olsun.

Ta.. Tarih.. Tarihçi.. Ben.. Karmaşık Ulan

Üniversite bitti, artık elimizde bir mesleğim var. Ben bir tarihçiyim. Tabi buna daha kuvvetli söyleyebilir miyim bilmiyorum. Üniversite son sınıfta tarih felsefesi dersinde elimize aldığımız Edward Hallet Carr’ın “Tarih Nedir?” adlı muhteşem eserini ilk okumada anlamakta biraz zorluk çekiyordum. Oysa şimdiye kadar üstünden detaylıca iki kez geçince bir çok noktasını da daha güzel bir şekilde anladığımı hissediyorum.

Kitabın girişinde Catherine Morland’ın tarih üzerine bir sözü yer alıyor..”Böylesine can sıkıcı olması hep tuhafıma gidiyor, çünkü çoğu uydurulmuş olmalı.” Evet aslında tarih çok zevkli bir bilim, gerçeği araştırmak kadar güzel başka bir şey olabilir mi? Çok iddialı oldu olabilir belki ama onun tadı bir başka.. Dün projemden bahsettim yazımda mesela.. O konu benim araştırma ödevim olarak bana verildiğinde harem kavramını ben çok farklı algılarken tüm düşünce hayatım değişti.

İşte bu, tarihçinin toplum içindeki yerini benim gözümde bir kez daha arttırdı. Ne olmuş herkes tarihçi oluyor mantığı var ülkemizde, ataması yok, şu bu gibi laflarla ümidimizi kırmak gibi rüzgarlar estirenler de var. Herkes işsiz olduğumuzu düşünüyor. Ama benim düşüncem bu konuda çok farklı. Herkes tarihçi olamaz, belki bende ileride hüsrana uğrayanlardan olabilirim lakin o duruma düşmeye hiç niyetim yok. Herkes tarih bölümü mezunu olabilir ama herkes tarihçi olamaz..

Bir tarihçinin en iyi bilmesi gereken şey hiç kuşkusuz tarih.. Peki bu tarih nedir? Klasik ilköğretim kitaplarında geçen tabirler şunlardı.. “Tarih geçmiş zamanlarda yaşayan insan topluluklarının her türlü faaliyetlerini yer ve zaman bildirerek, sebep-sonuç ilişkisi içinde anlatan bilim dalıdır.” Yukarıdaki altı çizili tabirler tarih için hep önemli olmuştur. Fakat artık klasik tarihçilik dışına çıkılmalı bence.. Tarihçi sadece geçmişi anlatan birisi olmamalıdır. Geleceğe yön vermelidir. Siyasette yer almalıdır. Bence biz bu tarihçi sıkıntısının acısını hissediyoruz bir yandan da..

Neyse konu daldan dala uzayacak gibi içime dert olmuş gibi yazıyorum.. Şimdilik anlamsız bir bütün olarak dursun bakalım…

Türkiye’yi Laikleştiren Kanunlar

“Halife” sözü, Arapçadır. Halife’nin sözlük anlamı, “halef ” kelimesinden gelip arka arkaya gelen sözcüğünün karşılığıdır ve devlet başkanı için kullanılır. Hilâfet ise, “birinin yerine geçmek, bir kimseden sonra gelip onun yerini almak, birinin ardından gelmek/ gitmek, yerini doldurmak, vekâlet veya temsil etmek” gibi anlamlara gelip terim olarak, islam devletlerinde Hz. Muhammed’ten sonraki devlet başkanlığı kurumunu ifade etmektedir.

Türkçe karşılığı ise “kalfa” dır. İslam tarihinde Halifelik, Hz. Muhammed’in ölümü üzerine ortaya çıkmıştır. Hz. Peygamber’e Cenab-ı Allah’ın verdiği dinsel göreve kimse vekil olamayacağından, dünya işlerine vekâlet edenlere bu görev verilir. Bu görevle halife dünya Müslümanlarının lideridir. Bu nedenle hilâfet kavramını daha çok dünyevi şekilde anlamak gerekir.

Türkiyeyi Laikleştiren Kanunlar yazımızın tamamını okumak için tıklayınız.