Mustafa Aksoy – Geçilmez Çanakkale

2 sene önce Antalya Türk Ocaklarının düzenlemiş olduğu Çanakkale konulu seminerde tanımıştım Mustafa Bey’i. Bu şiiri 15 sene gibi bir sürede yazdığını belirtti. Çok dokunaklı bir şiir, insanın tüylerini ürpertiyor mısralarında.

Geçilmez Çanakkale

Gelibolu dediğim Anadolu kapısı
Seddülbahir mutlaka İstanbul’un tapusu
Tepelerle Marmara benziyor bir pergele
“Ya Allah, Ya Bismillâh! Geçilmez Çanakkale!
Diyerek, düğün diye cepheye gelen benim,
Kartal kanatlarımla göğe yükselen benim…

Öksüzler çeşmesinden alıp ta abdestini
Şu mübârek toprakta namazın kılan benim.
Kopsa da kıyametler, olsa da bin zelzele…
“Ya Allah, ya Bismillâh! Geçilmez Çanakkale!
Diyerek, süngü süngü düşmana dalan benim,
Şu mübârek siperde namazın kılan benim…

“Aynalı bir çarşı var Çanakkale içinde”
Eşi, benzeri yoktur, Hint’te, Yemen’de, Çin’de…
Ben mi çağırdım seni, ben mi, söyle hergele? !
“Ya Allah, ya Bismillâh! Geçilmez Çanakkale!
Diyerek, düşmanıma korkular salan benim.
Çarpışıp göğüs göğse kılıcın çalan benim….

Gücüm var Seyitlerde hazreti Hamzaların,
Söylerim türküsünü cümle yıldırımların.
Şehitlik şeref bana, kanımla açsın lâle
“Ya Allah, ya Bismillâh! Geçilmez Çanakkale!
Diyerek, dua dua mahşeri bulan benim.
Cennetin kapısında okunan destan benim…

Şimşeğim, fırtınayım, geçerim kasırgayı
Bağdaş kurdum güneşe, taç yaptım başa ay’ı;
Tarih denen hadise yalan yanlış meş’ale
“Ya Allah, ya Bismillâh! Geçilmez Çanakkale!
Diyerek, takvimleri kalbinden delen benim.
Yağız atın topuğun yollara çelen benim…

Son nefesime kadar, orucum ben orucum
Mermi kaç okkadır ki, yeter kınalı avcum? !
İkiyüz altmış okka, bu basit bir mesele,
“Ya Allah, ya Bismillâh! Geçilmez Çanakkale!
Diyerek, gemileri ortadan bölen benim.
Suları tutuşturup bir anda silen benim…

Tetiği çeken eller, Kılıçarslan elidir,
Tebessümle açılan şehit çiçekleridir;
Mor sümbüllü dağlarım yâdele olur kale
“Ya Allah, ya Bismillâh! Geçilmez Çanakkale!
Diyerek, kan kırmızı şafakta gülen benim.
Kızılırmak misali yanan, bükülen benim…

Arıburnu kahraman, Conkbayırı Atatürk
Nusret’te her bir mayın vallahi Müslüman-Türk!
Kefenimin rengidir kükreyen her şelâle
“Ya Allah, ya Bismillâh! Geçilmez Çanakkale! ,
Diyerek, yurt uğruna cephede ölen benim.
Bin melek kanadıyla göğe çekilen benim…

Peygamber’in övdüğü milleti, Batı bilmez,
Türk’ün olduğu yerde asla Ezan eksilmez
Kan dökülür toprağa, can verilir hilâle
“Ya Allah, ya Bismillâh! Geçilmez Çanakkale!
Diyerek, yüreklere arştan dökülen benim…
Işık ışık ufuktan gene sökülen benim…

Mustafa Aksoy

Batuhan Dedde – Ölüm Orkestrası

Biz hangi günahın tohumuyuz? Hangi karanlık sanatın en cılız büyüsü? Hangi küfrün kalbi en kıran kelimesi?

Yaşamak; üçüncü sınıf pavyon şairlerinin sınıfı belirsiz kadınlara yazdığı şiirler gibi iğreti duruyor üzerimde. 6 numaralı kapıdan çıkıp, koridorun üzerinde günbatımına doğru yönelen bir tren yolu gibi döşenmiş kırmızı çizgiyi takip ediyorum. Sanki bütün kabileler bu rayların üzerinde idam edilmiş gibi. Islak ve sıcak. Ve kırmızı. Tanrı buraya uğramış gibi bırakılan devasa ayak izleri. Koridorun sonundan yayılan cızırtılı bir ses bütün odaları dolduruyor; “Don’t Cry.” Kafamın üzerinde dönen ama hiç de esinti yaratmayan pervaneye bakıp şarkıya eşlik ederken, Ayrılık ne renk? Diye düşünüyorum sessizce. Kırmızı çizgiye çarpan turuncu huzme, koyuluğu biraz daha saydamlaştırırken can çekişen alyuvarları görüyor gibiydim, çığlıklarını duyuyor gibiydim. Biraz da deli gibiydim…

Telefon çalıyor…
Telefon çalıyor, eskitme mobilyalarımı deler gibi bir çınlama ile. Sigaramdan bir nefes daha alıp, kahkaha atarken çıkartıyorum dumanı. İçeri sızan ışıkla birleştiğinde bu duman ve kahkaha da olduğunda bir an için korku filminden bir kareyi andırıyor bana. Telefon çalıyor. Bir parça kan damlıyor annemin en sevdiği halısına kesik bileklerimden. Utanıyorum. Telefon çalıyor. Ellerimdeki demir kokulu sıvıyı aceleyle üzerime silip ahizeyi kaldırıyorum; -Neden geç açtın? –Duş alıyordum anne, kan ile… Telefon kapanıyor. Annem her zaman yaptığım ölüm şakalarından biri zannedip küfür gibi kapatıyor telefonu. Acıyla gülümsüyorum çünkü kırıldım. Annemin intihar dâhil benim hiçbir işi beceremeyeceğimi düşünmesi, beni üzüyor. Beni üzdü. Beni şair yaptı. Beni yalnız bir adam yaptı. Ah, anne! Cehennemine odun olacağım sanırım. Ben istemedim bunu, tanrı öyle diyor gibi.

Kapı çalıyor… Birileri kapıyı öfkeyle yumrukluyor. Kafamı masanın üzerine usulca koyup, geride bırakacağım sevgilimi düşünüyorum. En çok özleyeceğim şey masmavi bir çift göz olması, hayatımı yeterince iyi yaşayamadığımı gösterir gibi duruyor fakat ben bundan rahatsız değilim. Gözlerimin kapanmasına engel olamıyorum. Dudaklarımdan kendimin bile duyamadığı bir fısıltı, hafif bir tebessümle karışıp orkestraya karışıyor. Müzik daha bir derin geliyor. Daha anlamlı. Koridora vuran güneş daha bir koyulaştı gibi. Ben hala geride bırakacağım sevgilimi düşünüyorum. Güzel günlerimiz olabilirdi eğer insanlık jileti yaratmasaydı. Gözlerim biraz daha kısılıyor, biraz daha donuk bakmaya başlıyorum. Haftalardır tezgâhta duran bir orkinos gibi ölü bakıyorum. Yüzüm iyice kireçleşiyor. Biri kapıyı daha da öfkeyle yumrukluyor. Sanki savaş davulları çalıyor gibi. Gözlerimin önünden minik bir kan nehri geçip burnuma değiyor. Biraz demir biraz alkol kokuyor. O nehirlerde avlanan korsanlar görmek güzel olurdu diye düşünüyorum. Konçerto, alkol, sigara, müzik, tebessüm. Mükemmel ölüyorum. Tek eksik var içimde, tutamadığım bir sıcak el. En çok özleyeceğim bir çift mavi göz.

Kapı daha bir şiddetle vuruluyor. Ve kırıldı…
İçeri birkaç adam giriyor tanımadığım ya da gözlerim fazla flu gördüğü için tanıyamadığım. Üzerime doğru koşarlarken artık veda vaktinin geldiğini anlayıp hafif bir tebessüm ile gözlerimi kapatıyorum. Sanki beni kovalıyorlardı da ben kapıyı yüzlerine çarptım gibi. Gözlerimi kapatırken en çok bir çift mavi gözü özleyeceğim aklıma geliyor. Gözlerim kapanıyor.

Gerisi?
Anlatılamayacak kadar karanlık…

Nietzsche – Salomeye (Şiir)

Hayatı anlamak, birazda Nietzsche’nin kaleminden anlamak gerek. Bu şiiri de bir o kadar okunmaya, hatta ve hatta akıllara kazınmaya değer..

Salomeye

Öyle bir hayat yaşadım ki,
Cenneti de gördüm, cehennemi de
Öyle bir aşk yaşadım ki
Tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de
Bazıları seyrederken hayatı en önden
Kendime bir sahne buldum oynadım
Öyle bir rol vermişler ki
Okudum okudum anlamadım
Kendi kendime konuştum bazen evimde
Hem kızdım hem güldüm halime
Sonra dedim ki ‘ söz ver kendine ‘
Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin
Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin
Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin
Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin
Öyle bir hayat yaşadım ki, son yolculukları erken tanıdım
Öyle çok değerliymiş ki zaman
Hep acele etmem bundan,

Anladım…

Friedrich Nietzsche

Ölümdür yaşanan tek başına… Aşk iki kişiliktir!…

Değişir rüzgarın yönü
Solar ansızın yapraklar;
Şaşırır yolunu denizde gemi
Boşuna bir liman arar;
Gülüşü bir yabancının
Çalmıştır senden sevdiğini;
İçinde biriken zehir
Sadece kendini öldürecektir;
Ölümdür yaşanan tek başına
Aşk iki kişiliktir.

Bir anı bile kalmamıştır
Geceler boyu sevişmelerden;
Binlerce yıl uzaklardadır
Binlerce kez dokunduğun ten;
Yazabileceğin şiirler
Çoktan yazılıp bitmiştir;
Ölümdür yaşanan tek başına,
Aşk iki kişiliktir.

Avutamaz olur artık
Seni bildiğin şarkılar;
Boşanır keder zincirlerinden
Sular tersin tersin akar;
Bir hançer gibi çeksen de sevgini
Onu ancak öldürmeye yarar:
Uçarı kuşu sevdanın
Alıp başını gitmiştir;
Ölümdür yaşanan tek başına,
Aşk iki kişiliktir.

Yitik bir ezgisin sadece,
Tüketilmiş ve düşmüş, gözden.
Düşlerinde bir çocuk hıçkırır
Gece camlara sürtünürken;
Çünkü hiç bir kelebek
Tek başına yaşayamaz sevdasını,
Severken hiçbir böcek
Hiç bir kuş yalnız değildir;
Ölümdür yaşanan tek başına,
Aşk iki kişiliktir.

ATAOL BEHRAMOĞLU

Sevgileri Yarınlara Bıraktınız

Bilgisayarda klasörleri karıştırırken bulduğum Behçet Necatigil’e ait mükemmel bir yazıyı paylaşmak istedim sizlerle..

“Kalbinizi dolduran duygular kalbinizde kaldı.” Yaşamak ve sevmek için hep bilinmeyen bir zamanı bekleriz. Önce diploma almalıyızdır. Sonra iş, güç sahibi olmalıyızdır. Sonra ev, araba ve tüm eşyaları almalıyızdır. Sonra çocukları evlendirmek ve günlük hırslara boğulan hayatlarımızı papatyalar gibi koparıp vazoda yaşatmaya çalışırız. Yaprakları solmuş ve suyu pis kokan o vazo, yaşamın gizli saklı hainliklerine yataklık eder. Artık birbirimize dokunmadan, ellemeden yemekle yatak odası arasında geçer gider en değerli zaman, hayatımız. Biz hiç ölmeyecekmiş gibi sonsuzluk duygusu içinde gaflet uykularında kana bulanırız. Kan çiçekleri derleriz düşlerimizde, ölümlü hayatlarla örülü hayatlarımızın ölmüş sevdalarına ağıtlar yakarız düşlerimizde sessizce. Onları hep daha iyi bir zaman ve başka günlere bırakırız, yaşanacak ne varsa. Gizli bahçemizde açan çiçekleri tek tek yolup dökülen saçlarımızın yanına koyarız. Telaşla koşarken eve yetişip yemek yapmak için ya da iş toplantılarının tekdüze vurgusuna ayak uydururken verilecek taksitlerden daha önemli olmaz hiç sevgiyle dokunmak birine. Dokunmak, yaşamın en kutsal büyüsü kızıl akşam üstlerden koşarak gelen ve avucumuza yanar bir top gibi düşen. Dokunmak birine içten ve sevinerek bir çocuk gibi var olduğuna şükrederek. Dokunmak, insanın insanla zenginleşen biricik yaratık olduğunun en güzel kanıtı. Oysa dokunmadan geçip gideriz en yakınlarımızda salınan yaşamın kıyısından, lağım akan kanallarda boğuluruz küçücük hırslarla bir gün bize hiç lazım olmayacak. Vakit olmaz yaşamak için. Vakit kalmaz yaşamak için beni unutma çiçeklerinden taçlar yapmaya aşkın başına. Öpüp koklamadan bir tenin yumuşaklığını, incir çekirdeğini doldurmaz kavgalarda tükenir nefesler. Kutsal nefeslerimizi en çirkin sözcüklere harcarız da düşünmeden, sevda sözcüklerine yer kalmaz koskoca mekânlarda. Dünyayı dar ederiz de herkeslere nedense yalnız gecelerde gözyaşlarımız bizi affetmez. Kavgalarda ve ağız dalaşlarında tüketiriz sevgilerimizi de aşklara hiç ümit vaat edilmez çorak topraklarda. Devedikenleri bile kururken bahçelerimizde baharın gelip geçtiğini görmeden kapanır gönül gözü. Gönül gözü kapalı olanın yiyeceği taş duvarlardır ev niyetine ve altın bilezikleridir sarılacak sevdalar yerine. Denizler uzak düşlerin maviliklerine saklanır da bir çocuk gibi, hiç selam etmez bize bilinmeyenin gizli sırlarından. Geniş zamanlar umarız bir gün sevgimizi söylemek için. Hiçbir gün gelmeyecek o günün hatırına harcarız hovardaca bir ömrü. Kanat çırpan aşklar bir kuş misali salınırken etrafımızda ya elimizde sıkıp öldürürüz onları ya da kaçırırız uzak ülkelere geri dönülmeyen. Aşk dokunmak ve sözden üretilen bir misk-u amberdir ki kokusu cihanı tutan. Sözlerden kolyeler takıp ak gerdanlara dokunuşun sarı güllerini dermek yaşamın hecelerini yan yana dizer. Yüreğinin surları yalçın kayalarla desteklenmiş insan nasıl ulaşsın sözcüklere? Bir kelebek misali yorulur kanatçıkları düşer yarı yolda boz toprak üstüne söz. Gecelere düğümlenmiş tutkuların yaşama ipek bir yorgan gibi serildiği günlerin özlemi fırtınalara yataklık eder ancak. Bırak! Ruhun öldüğü anlaşılsın. Bırak! Zaman sana hizmet etsin bıkıp usanmadan. Savaşın acımasız rüzgârına emanet yaşamlar, emanet yaşamlar kadar hain, sevgisiz ilişkilerin saldırısına uğrayan insan, karanlık yandaşlarına çevirirken yüzünü, unutur gider yaşamın kutsallığına türkü yakan dilleri. Kader değildir sevgisiz yaşamak. Ölüler yüzerken etrafımızda nehirden su içmek zor gelebilir insana ama yine de kutsaldır Ganj. Zeytin yaprağının gümüş bakışında açılır kapılar aşka. İçimize ılık zeytinyağı gibi akar sevdalar ve Akdeniz’in ruhu çırpınır beyaz köpükleriyle yüreğimizde.

Eğer zaman varsa yaşanacak.
Her akşam seninle
Yeşil bir zeytin tanesi
Bir parça mavi deniz
Alır beni
Seni düşündükçe
Gül dikiyorum ellerimin değdiği yere.

Aşk dokunmaktır gül yaprağı tene, söz ise yârin attığı bir güldür taş niyetine.

Behçet Necatigil