Çandarlı Vezir Ailesi – Kitap Özeti

Yazar : İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI

Hazırlayan: İbrahim Yılmaz (20070306048)

Çandarlı Vezir Ailesi

Ord. Prof. İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI’nın yazmış olduğu bu kitap ana hatlarıyla 4 bölümden oluşmaktadır. Eserin sonunda 20 adet resim, 13 belge fotokopisi ile 3 adet de soy kütüğü bulunmaktadır.

Kitabın 1. bölümünde çandarlı ailesinin menşei hakkında bilgiler yer almaktadır. Ailenin adı tarihi kaynaklarda Cenderî, Candarlu, Candarlı, Çandarlı, Çandarlu veya Cendereli olarak geçmektedir.

Ailenin nereli olduğuna dair 2 tane görüş vardır. Bunlardan birincisi aile arasındaki inanışa göre, Eskişehir ve Seyitgazi taraflarından olduklardır. İkincisi ise Müstakim-zâde’nin eserinde de belirttiği gibi bu ailenin Karaman beldelerinden Sivrihisar’ın Cendere köyünden olduğudur. Ailenin, Eskişehir iline bağlı Nallıhan’ın Cendere köyünden olduğu ihtimali kuvvetlidir. Fakat günümüzde böyle bir köy yoktur. Bununla birlikte köylerin isimlerinin zamanla değişebileceği veya tarih içerisinde zamanla yok olma ihtimalleri de unutulmamalıdır. Çünkü geçmişte tarihi kaynaklarda böyle bir köyden söz edilmektedir.

Kitabın 2. bölümünde Halil Hayreddin Paşa hakkında bilgiler yer almaktadır. Halil Hayreddin Paşa’nın kadılığından vezirliğine kadar olan dönemde Kara Halil, vezirliğinden sonraki dönemlerde Hayreddin Paşa olarak anıldığı belirtilmektedir.

Halil Hayreddin Paşa Ahi teşkilatına mensup birisidir. Aynı zamanda Şeyh Edebali’nin de akrabalarındandır. Hocası Orhan Gazi’ye ilk vezir olan Alâeddin b. Hacı Kemaleddin’dir. Hocası vezir olunca Halil Hayreddin Paşa’yı da kadılık görevine getirtmiştir.

Kara Halil, Bilecik, İznik ve Bursa kadılığı görevlerinde bulunmuştur. Bilecik kadılığı sırasında düzenli ordu teşkilatı için ortaya attığı fikirle “Yaya” adlı ilk Osmanlı düzenli kuvvetlerinin kurulmasına öncülük etmiştir. I. Murad döneminde ise, Konyalı Rüstem Paşa’nın askeri kayıplar konusunda kendisine ilettiği düşünceden yola çıkarak, “Yeniçeri Ocağı” adlı devşirme askeri sisteminin kurulmasını sağlamıştır.

I. Murad döneminde sınırların genişlemesiyle birlikte kazaskerlik makamı oluşturulmuş ve bu göreve ilk olarak getirilen kişi Çandarlı Kara Halil Paşa olmuştur. Kazaskerlik görevi boyunca Halil Hayredin Paşa askeri ve mali teşkilatın düzenlenmesi konusunda önemli rol oynamıştır.

Kazaskerlikten vezirliğe geçiş tarihi net olarak bilinememektedir. Kaynaklarda tarihler 1364, 1365, 1370 yıllarını göstermektedir. Ayrıca onun ilk Osmanlı veziri sayılmasının nedeni de vezirlik göreviyle birlikte beylerbeyliği yani ordu kumandalığı görevinide sürdürmesinden dolayıdır. Fakat bilinen ilk Osmanlı veziri kendi hocası Alâeddin b.  Hacı Kemaleddin’dir.

Hayreddin Paşa Osmanlı’nın aşiretten devlete geçiş sürecinde önemli rol oynamış bir isimdir. Beylerbeyi sıfatıyla birçok fetih harekâtında bulunmuştur. Avrathisar’ını, Selanik’I, Ohri’yi, Draç’ı ve bunların ardından Kroya ve İşkodrayı zapt etmiştir. Daha sonra Kroya ile İşkodra Venediklilere Sultan I. Murad tarafından geri verilmiştir. 1386 yılında I. Murad Karaman seferine çıktığı sırada Rumeli’yi idare görevinde bulunan Halil Hayreddin Paşa Serez’de vefat etmiştir. Oğlu Ali Paşa tarafından naaşı İznik’e defnettirilmiştir.

Kitabın 3. bölümünde Halil Hayreddin Paşa’nın yaptırmış olduğu eserlerden söz edilmektedir. Halil Hayreddin Paşa, İznik’te meşhur Yeşil Cami’yi, Serez’de Kurşunlu Cami’yi, Gelibolu’da Eski Cami’yi yaptırmıştır. Bu camilerin kitabelerinde de adı Hayreddin Paşa olarak geçmektedir.

Kitabın 4. ve son bölümünde ise Halil Hayreddin Paşa’nın oğullarından ve neslindeki diğer önemli kişilerden söz edilmektedir. Halil Hayreddin Paşa’nın üç tane oğlu vardır. Bunlar Ali Paşa, İlyas Paşa ve İbrahim Paşa’lardır. Uzunçarşılı bunları yaş olarak değil de devlet kademelerinde işlerine göre aktarmayı uygun bulmuştur.

İlyas Paşa, Halil Hayreddin Paşa’nın ikinci oğludur. Diğer kardeşleri ilmiye mesleğinde bulunurken kendisi askeri hizmette yetişmiş, sancakbeyi ve beylerbeyi görevlerini yürütmüştür. Kosova muharebesine katılmış ve Yıldırım Beyazıd döneminde vefat etmiştir. Evlatları, çandarlı ailesinin Serez kolunu teşkil etmektedirler. Kabrinin nerede olduğu bilinmemektedir. İznik’te bir zaviye yaptırdığı, bu zaviyenin masraflarını karşılamak için de hamam, bahçe ve bostan vakfetmiş olduğu bilinmektedir.

Ali Paşa, Halil Hayreddin Paşa’nın en büyük oğludur. Kazasker oluş tarihi net olarak belli değildir. 1381 yılındaki Karaman seferi sırasında kazaskerlik görevinde bulunduğu ise bilinmektedir. Nitekim kazaskerlik görevi muhtemelen 1381 yılından önce başlamış olması kuvvetlidir. Bu sefer esnasında ise vezirlik makamına yükseltilmiştir. Babasının ölümüyle birlikte vezir-i azamlığa yükselmiştir. Askeri alanda başarılara sahip bir kişiliktir. Özellikle Bulgaristan’ın istila edilmesinde komuta görevi Ali Paşa’da olmasından dolayı bunu anlamaktayız. Kosova savaşında Sultan I. Murad’ın yanında yer almıştır.

Yıldırım Beyazdık döneminde bu görevini yürüten Ali Paşa, Ankara savaşında beklemede kalınmasını istemiş fakat önerisi kabul edilmemiştir. Savaş esnasında ise savaşın kaybedileceğini anlayınca Emir Süleyman Çelebi’yi Bursa’ya kaçırmıştır. Emir Süleyman’ın hükümdarlığını ilan etmesinde de önemli bir role sahiptir. Çok kurnaz bir siyasetçi olarak tarihe geçmiştir. Çünkü Çelebi Mehmed’i bile gönderdiği bir takım haberler ile kandırmayı başarmıştır. 1406 yılında ise vefat etmiştir. İznik’e babasının yanına defnedilmiştir.

Halil Hayreddin Paşa’nın üçüncü oğlu ise İbrahim Paşa’dır. Ankara Savaşından sonra Edirne’de Musa Çelebi’nin yanında yer almıştır. Osmanlı’nın on yılda bir Bizans’tan aldığı vergiyi almaya İbrahim Paşa’yı göndermesi onun kadılık görevinde bulunduğunu göstermektedir. Fakat İbrahim Paşa, İstanbul’dan Bursa’ya geçmiş ve Çelebi Mehmed’in hizmetine girmiştir. Önce kazaskerlik görevine getirilmiş, daha sonra ise vezirlik makamına çıkartılmıştır.

II. Murad’ın amcası Mustafa Çelebi olayı ile uğraşması sırasında ona yardımcı olan ve Mustafa Çelebi’nin ortadan kaldırılmasında destek olan İbrahim Paşa, 1421 yılında ise vezir-i azamlığa getirilmiştir. Divan işlerinde Hacı İvaz Paşa ile görevlendirilen ve yetkilendirilen İbrahim Paşa, Hacı İvaz Paşa’nın bertaraf edilmesiyle divanda geniş haklara sahip olmuştur. Devlet işlerinin bir hükümdar edasıyla yürütmüş ve II. Murad’ın tam güvenini kazanmıştır. 1429 yılında ise vefat etmiştir. Kabri İznik’te Osmaneli kapısının iç tarafındaki yeni caddede bulunmaktadır. İznik’te de İbrahim Paşa’nın bir sarayı olduğu bilinmektedir.

İbrahim Paşa’nın ölümüyle üç oğlundan biri olan Halil Paşa kazaskerlikten direk olarak vezir-i azamlığa getirilmiştir. Sultan II. Murad’ın vefatına kadar bu görevde bulunmuştur. Padişahın mutlak vekili olarak da bu görevini yürütmüştür. II. Murad’ın Bizans’a olan baskısını bir nebze de olsa yumuşatmak için girişimlerde bulunmuştur. Çünkü ona göre Bizans’a aşırı baskı yapmak olası bir haçlı seferinin başlangıcı demektir ve Halil Paşa bunu önlemeye çalışmıştır. Özelikle II. Murad’ın Bizans imparatorunu Avrupa seyahatine gitmesine izin vermemesine rağmen Joannis’in bu seyahate çıkmasından rahatsız olan II. Murad, İstanbul’u muhasara etmek istemiştir. Fakat yapılan istişarelerde yukarıda da belirttiğim gibi Halil Paşa olası haçlı seferinden çekinerek olumsuz görüş bildirmiş ve görüşü kabul edilmiştir.

II. Murad’ın Macarlar ile anlaşarak saltanattan çekilme kararı alınca buna engel olmaya çalışan Halil Paşa, bunu başaramadı ve yegâne şehzade II. Mehmet, 1444 yılında Edirne’de tahta çıktı. Molla Hüsrev’de kazaskerliğe getirildi. Lalası Zağanos Paşa’nın telkinleriyle hareket eden küçük padişah, sürekli emirler vermeye başladı. Bu durum ise Halil Paşa’nın bağımsız hareketlerine engel oluyordu. Halil Paşa artık iyice sıkılmış olduğu bu durumdan Macarların anlaşmayı bozmasıyla kurtuldu. Zira II. Murad tekrar ordunun başına komutan olarak geçti. 1444 Kasımında Varna Savaşını kazanan II. Murad Edirne’ye döndüğünde küçük padişah II. Mehmet hal edilerek Manisa sancağına gönderildi. II. Murad böylece ikinci defa tahta geçmiş oldu.

Bir seneye yakın olarak tahta kalan II. Murad tekrar tahtı oğlu II. Mehmed’e bırakarak Manisa’ya çekildi. II. Mehmed’in bu seferlik hükümranlığı ise birkaç ay sürdü. Zira Edirne’de çıkan bir yangında ayaklanan yeniçeriler paşaların bile konaklarını yağmaladılar. Bu durumda Halil Paşa başta olmaz üzere bazı ileri gelen devlet adamları II. Murad’ı gizlice tahta davet ettiler. II. Murad bu daveti tereddüt etmeden kabul etti ve av bahanesiyle geldiği Edirne’de II. Mehmed hal edilerek tekrardan Manisa Sancağına gönderildi.

II. Murad’ın son beş yıllık döneminde eskisi gibi bağımsız hareket eden Halil Paşa, özellikle II. Kosova Savaşında, düşman Eflak prensini kandırıp savaştan çekilmesini sağladı ve Osmanlıların galip gelmesine neden olan bir olaya imza attı. II. Murad’ın ölümü ile Halil Paşa Manisa’ya haber yollayarak II. Mehmed’i tahta davet etti. II. Mehmed tahta çıktığında ise Halil Paşa’ya duyduğu kini unutmuş gibi yaparak onu makamında bıraktı. Zağanos Paşa ise vezirliğe getirilerek birçok yetki verildi ve Halil Paşa bir nebzede olsa ikinci plana itilmiş oldu.

İstanbul’un kuşatılması konusunda II. Mehmed’in fikrine ters düşenlerin başında ise Halil Paşa geliyordu. Özellikle kuşatma esnasında ilk başlarda ortaya çıkan durum ve engellenemeyen dört Avrupa gemisi Halil Paşa’yı iyice endişeye düşürmüştü.

Nihayet 29 Mayıs 1453 Salı günü İstanbul fethedildi. Padişah’ın huzuruna gelen Bizans’ın en büyük adamı Notaros II. Mehmed’e, senin adamlarından bazıları söz ile, mektup ile bizlere padişahtan korkmayın, o size tahakküm etmeyecektir demişti. Bu sözleri II. Mehmed, Halil Paşa’ya atfetti. Bu sözler ışığında kendisini iki kez tahtan indirten adama karşı da kini bulunan padişah, Halil Paşa’yı ortadan kaldırmak istiyordu. Zaten bunu kafasında planlayan II. Mehmed, padişahlığının başlarında istikrar edememekten ve Halil Paşa’nın gücünden çekiniyordu. Fakat İstanbul’un alınması ve yukarıda belirttiğim sözler ile Halil Paşa’yı fetihten birkaç gün sonra sorgulayıp Edirne’ye yolladı ve ardından Halil Paşa idam edildi.

Eserin kalan bölümlerinde ise Halil Paşa’nın servetinden, eserlerinden, kardeşlerinden ve diğer akrabalarından söz edilmektedir.

Ümit Yaşar Oğuzcan – Aşk mıydı o?

Aşk mıydı o, aşkımsı bir şey miydi
Neydi çekip kendine, beni bağlayan
Kanatan dudağımı, tenimi dağlayan
Elleri ta içimde o dev miydi

Etime bir alev değmişçesine
Nasıl da yakardı öptüğü zaman
Bir su gibi akıp gitti avuçlarımdan
Yorgunum şimdi bin yıl sevmişçesine

Hani o yalnız benim olan gül, kırmızı
Gözlerimin önünde açılan sonsuz bahçe
Hani, o var olmalarımız öpüştükçe
O delice sürdürmeler yaşantımızı

Hiç doymamak oysa, tene, kokuya, aşka
Sarıldıkça güçlenmek, bütünlenmek
Kudurmuş arzularla zamanı yenmek
Ve en kuytularda buluşmak korka korka

Kimi gün utanmak otlardan, çimenlerden
Kimi gece mıhlamak gölgemizi duvara
Varmak için o sevgiyle açılmış kollara
Apansız düşmek yükseklerden bir yerden

Oydu işte alıştığım, özlediğim şimdi de
Sevgice bir tutku, aşkımsı bir yakınlık
Avunmak… Kırık dökük anılarla artık
Kimbilir? o geceler yaşanmadı belki de

Faşizm’in İdeoloji ve Amaçları

  • Lider ilkesi: Bu ilkeye göre toplumsal yaşamın tüm alanlarını kapsayan bir tek ideoloji bağlayıcı olarak ilan edilir. Gerek devlet gerekse de yönetim dünya görüşüne göre ve lider ilkesine göre örgütlenir ve belirlenir. Aynı şekilde işletmelerde de patron ve işçi arasında işletme yöneticisinin iktidarına dayalı bir ilişki kabul edilir.
  • Milliyetçilik: 19. yüzyıl boyunca yükselen milliyetçilik 20. yüzyılda çeşitli ve aşırı boyutlara varmıştı.
  • Antisemitizm ve Irkçılık: Bu konuda Alman nazizminin halka yönelik terörü birçok başka ülkeye göre oldukça ön plandadır.
  • Hukukun işlevselleştirilmesi
  • Rejim karşıtlarının ve aşağı görülen halk gruplarının idam edilmeleri ve/veya öldürülmelerinin haklı görülmesi ve bir devlet politikası olarak yürütülmesi.
  • Bir ulusa, kültüre ya da “ırka” üye insanların toplumun geri kalanı üzerinde üstün oldukları iddiası. Bu yaklaşım aynı zamanda lider ilkesinde de ifadesini bulur. Belli bir kişi diğer herkesten ve topluluktan daha isabetli kararları alabilir durumdadır.
  • Otoriter iktidar biçimleri ve sıklıkla totaliter bir sistem. Totalitarizm Alman ve İtalyan faşizmlerinde ön plandayken, Avusturya Faşizmi ve Francocu İspanya’da vurgulu değildir.
  • Din karşıtlığı ve Anti-klerikal yapı: Faşist ideoloji dünyevi ve yönetsel bir ideoloji olduğunu, ve manevi olanın, dünyevi olandan kesin olarak ayrılması gerektiğini ileri sürer. Bu yönüyle, her türlü dini ve dini kurumun dünyevi işlere karıştırılmasını reddeder. Dinlerin ve kilisenin varlığını, sadece dini vecibelerini yerine getirmek isteyen kişiler tarafından kullanması yönüyle kabul ederler, ancak kilisenin siyasi-yönetsel erk halinde görülmesinin tamamen karşısındadırlar. Bu yüzden gerek Faşist İtalya’da, gerekse de Nazi Almanyasında çok sayıda kilise tahrip edilmiş, din adamları kasıtlı olarak katledilmiştir.

Osmanlı’da Harem

OSMANLI’ DA HAREM
Hazırlayan: İbrahim Yılmaz (20070306048)
Haremin Gizemi
Osmanlı Devlet’ inde “harem” asıl adıyla “Darüs-saade” yüzyıllar boyu merak konusu olmuştur. 16. yy. itibariyle yüksek duvarlarla çevrili bir mekân ve içerisine de belirli görevli erkeklerin dışında girişin yasak olduğu bir kurum. Bir de buna içeride bulunan yüzlerce birbirinden güzel cariyeyi de eklediğimiz zaman bu kurum tam bir sır küpüne dönüyor. Böyle gizemli bir durum karşısında da birçok yazar çoğu zaman hayal ve fantezilerin süslediği bir yer olarak lanse etmişlerdir bu kurumu.
Ülkelere hükmetmiş hükümdarların yaşadıkları sarayları görerek onların nasıl bir yaşam sürdürdüklerini öğrenmek ister insanlar . Hele ki bu 3 kıtaya hükmetmiş Osmanlı padişahlarının hareminde yüzlerce kadının bulunduğu saraylar söz konusu olduğunda merak duygusu bir kat daha artar.
Osmanlı Sarayında Harem
Harem, yani evde kadınların yaşadıkları bölüm geçmiş çağlarda da vardı. Osmanlı haremi konusunda da akla ilk olarak hakkında çok az bilgi bulunan Bursa Sarayı gelir. Böyle bir saray mevcut olmuştur fakat haremiyle ilgili hiç bir bilgi yoktur. Oysaki Bursa kütüğü ve şeriye sicillerinde, Bursa Sarayına ait pek çok bilgi vardır . Ancak görkemden uzak saraylarda yaşayan Osmanlı beylerinin haremleri bu dönemde herhangi bir Türk evindekinden pek farklı olmamalıdır .
Edirne Sarayı, Topkapı Sarayı, Dolmabahçe ve Yıldız Sarayları ise haremin hem mimari hem de kuralları açısından belli olduğu yerler olarak süre gelmiş yerlerdir.
Haremde, merkezde padişah odası bulunur. Bunun etrafında ise valide sultanlar, kadınlar, şehzadeler, ustalar, kalfalar ve cariyelerin daireleri yer alır.
17. yy.da veraset sistemi değişinceye kadar harem nüfusu az olarak kayıtlara geçmiştir. Fakat şehzadelerin kafes usulüyle sarayda yaşamaya başlamalarıyla bunların ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlü hizmetkâr cariyelerin de artmasıyla saray nüfusunda bir artış söz konusudur. 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında Hanedan’la yakın ilişkisi olan şair Leyla Saz, hatıratında, “Bazı Çerkez kadınlarının kızlarını padişah haremi olup ihtişam ve elmaslar içinde hayat süreceğine dair ninnilerle büyüttüklerini” ifade etmişti .
Belirtmek gerekir ki Osmanlı devlet teşkilâtında harem-i hümâyûn tabiri hem haremi hem de enderunu içine alır. Enderun padişah, saray ve devlet hizmetinde bulunacak erkeklerin, harem ise ikametgâh görevinin yanında kadınların yetiştirilmesi için bir eğitim müessesesidir. Bu bakımdan hareme yüksek dereceli kadınlar akademisi de denilebilir. Burada en alt kademe olan cariyelikten ustalığa kadar bir terfi sistemi bulunmaktadır .
Kölelik ve Cariyelik Meselesi
Köle tabiri ile cariye tabiri arasında hukuki bir muhtevâ itibariyle hiçbir mana farklılığı yoktur . İslamiyet’te erkek köleye rakîk, abd, memlûk, kadın köleyede rakîke, memlûke ve cariye gibi isimler verilmiştir. Toplumuzda ise cariye denilmesiyle anlaşılan genel kanı Osmanlı padişahlarının cinsel münasebette bulundukları haremdeki tüm kadınlar anlaşılmaktadır. Fakat Osmanlı padişahların cariyelerinin hepsiyle böyle bir münasebet bulunması söz konusu değildir. Zira onlar aynı zamanda İslam halifeleridir ki Kur’an-ı Kerim’de “Sizden bekâr olanları, kölelerinizden ve cariyelerinizden durumu uygun olanları evlendirin. Eğer bunlar yoksul iseler, Allah onları lütfuyla zenginleştirir. Allah lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir ” denilerek padişahların tüm cariyeleriyle cinsel münasebette bulunmadıklarına bir kaynak gösterilebilir.
• Cariyeler
Osmanlı padişahları kuruluş devresinde bir politika gereği etrafındaki beyliklerden veya hanedanlardan kız almış ve akrabalık ilişkisi kurmuştu. Genişleme dönemine gelindiğinde ise artık Osmanlı padişahlarının ve şehzadelerinin –II. Osman (1618–1622) ve Sultan Abdülmecid (1839–1861) istisna olmak üzere- eşlerini cariyelerinden seçmeleri adet haline geldi.
İlk zamanlar savaş yapılan uluslardan cariyeler saraya alınmıştır . Öyle ki genişleme döneminde çok fazla esir alınmasından dolayı güzel ve kusursuz olanları hareme alınmış diğerleri satılmıştır. Duraklama devrine geldiğimizde ise saraya esir alımında bu kaynağın kuruduğu görülmektedir. Bunun yerine çok nadir olarak komutanlar tarafından esir alınan kızlar saraya sunulmuştur. Bunların dışında saraya cariye alımında devlet görevlilerinin yetiştirdikleri veya satın aldıkları cariyeleri saraya sunmaları ve Gümrük Emini tarafından cariye alınıp saraya sunulması söz konusuydu.
Genel olarak cariyeler 3 kısma ayrılırdı. Bunlar; hizmet için alınan cariyeler ki saray hizmetlerini yerine getirmek için alınan genelde yaşları büyük ve yüzüne bakılacak güzellikte olanlardı. Bu kişiler 9 yıl hizmet gördükten sonra kalfa ve ustalar gibi isterlerse saraydan ayrılabilirler, yani azatnameleri verilirdi . İkinci olarak satılmak için alınan cariyeler vardı. Bunlar 5–7 yaşları arasındayken büyüdükçe güzelleşeceği tahmin edilen kız çocuklarıydı. Bunlar yaşları ilerledikçe güzelleşiyorlarsa bir müzik aleti çalması, güzel konuşması ve erkekleri baştan çıkarma yöntemleri öğretilir ve satışa çıkarılırlardı. Genç kadınlar sadece padişaha uygun cariyeler ve annesiyle diğer ileri gelen harem kadınlarına nedimler sağlamak amacıyla değil, aynı zamanda askerî/idarî hiyerarşinin tepesine yakın erkekler için uygun eş sağlama amacıyla eğitilirlerdi . Üçüncü grubu ise odalık adını verdiğimiz cariyeler oluşturuyordu ki bunlar cariyelerin en güzel ve en pahalı olanlarıydı.
Bu cariyeler saraya kontrol edilerek alınırlardı. Uykusu ağır olan, ayağı kokan, horlayan kızlar saray haremine giremezdi.
Hareme alınan cariyelere ilk olarak fiziki özellikleri göz önüne alınarak yeni isimler verilirdi. Bu isimler padişah tarafından verilir ve bu isimlerin herkes tarafından bellenmesi ve akılda tutulması için iğne ile göğüslerine iliştirilirdi. Hareme alınan cariyeler kalfalar tarafından eğitilirlerdi. Müslüman oldukları için Kur’an okumak mecburiyetinde idiler.
Hareme hizmetçi statüsünde alınan cariyeler ve görevleri ise şunlardır:
• Kalfalar, Vazifeleri ve Çırak Edilmeleri
Kalfa, saraylarda ve konaklarda hizmet veren cariyeler için kullanılan bir tabirdir . Bunlar acemiliklerini atlatmış ve gerekli tecrübeye ulaşmış kimselerdir. Güzelliklerine ve iş bilirliklerine göre hünkâr, valide sultan, ikbal, haseki ve şehzade dairelerine hizmetçi olarak verilirlerdi. Cariyelerinde eğitimleriyle ilgilendikleri için hepsi okuryazar kimselerdi. Bununla birlikte padişah eğer bir kalfanın ahlakını ve kendini beğenirse bu kalfayı kendisine haseki olarak alabilirdi.
Kalfaların önemli görevlerinden biriside oda ve aş nöbetleriydi. Büyük kalfa ağır işleri yapmazdı. Kalfalar yanındaki cariyelerle bir haftalık daire nöbeti tutarlardı. Perşembe günü daireyi komple temizlerlerdi ve buna Perşembe temizliği denilirdi. Cuma günü de nöbeti sırası gelen kalfaya devreder, kendi sırası gelinceye kadar dinlenirdi.
Yine bir hafta süre ile kalfalar aş nöbeti tutarlardı. Görevli oldukları dairelerde yemekleri getiren tablakârlardan yiyecekleri alırlar ve sofralara dağıtırlardı. Sofraları temizleme ve kapları yıkama işi ise acemi cariyelerindi.
Padişah değişimiyle birlikte kalfalarda yeni padişahın kulları olurlardı. Sadece haznedar usta ve kâtibeler saraydan ayrılırlar ve eski saraya geçerlerdi. Kalfalar arasında padişahtan yüz görmeyenlerde eski saraya gönderilirdi. Hizmet süresini tamamlayan kalfalarda eski saraya gönderilirdi ancak bunların bir kısmı isterlerse sarayda kalabilirlerdi.
Acemilikten yetişmiş kalfalar dışarıya çıkmak ve evlenmek isterlerse, onların istekleri göz önünde bulundurulurdu ve buna kalfaların çırak edilmesi denirdi. Bayramlarda veya kandillerde bir kağıda “Kulun istediği murâd, ihsân efendimizindir” diye yazar, altını imzalayıp görünecek bir yere koyarlardı. Bir daha da efendisine görünmemek için odasına kapanırdı. Bunun üzerine efendisi çeyizini yaptırır, gerekli akçeyi verir ve uygun bir kısmeti çıkınca da evlendirirdi.
• Hünkâr Kalfaları (Ustalar – Gedikli Cariyeler)
Haremin kadın personelinin yükselebileceği en yüksek makam padişahın hizmetini görme makamıdır ki buna hünkâr kalfalığı veya ustalar, gedikli cariyeler adı verilirdi. Bunlar padişahın günlük işleriyle uğraşırlardı. Bu hünkâr kalfalarının da kendi aralarında işlerine göre rütbeleri vardı. Bunları şu şekilde açıklayabiliriz.
a) Hazinedarlar ve Hazinedar Usta: Padişahın hususi ve şahsi hizmetlerini gören kadınlara hazinedar denir. Hünkâr kalfaları tabiri özellikle bunlar için kullanılır. Bunların reislerine Hazinedar Usta veya Baş Hazinedar denilmekteydi. Haremdeki hizmetçi statüsündeki kadınların başları da bu kimselerdir. Sade ve zarif giyinirlerdi . Padişah haremde olduğu sürece bunlarda Hünkâr Dairesinde bulunurlardı. Baş Hazinedar padişahın yanında oturabilirler, odaya girip çıkabilirlerdi. Ancak diğer hazinedarlar ancak çağrılmayla padişahın huzuruna gelebilirlerdi. Üçüncü, dördüncü ve beşinci hazinedarlar kalfalarla padişah dairesinin önünde nöbet tutarlardı. Baş hazinedarda haremdeki bütün hazinelerin anahtarı bulunurdu. Resmi günlerde kendilerine has olan altın kordonla mühr-i hümayunu boyunlarına takarlardı, bütün cariyelere kumanda ettiklerini ve Kurban bayramlarında adına kurban olduklarını burada belirtirlerdi. Padişahların en yakınları olması sebebiyle yeni bir padişahın gelmesiyle kendisine en yakın olanları yeniden seçer eski hazinedarlar çırak edilirler veya eski saraya gönderilirdi. Önemle belirtelim ki bazen bu haznedarlar ikballer arasından seçilirlerdi .
b) Kethüdâ Kadın: Sultanla hiçbir aile bağı olmadığı halde kethüdâ hatun da 17. Yüzyılın ikinci on yılına gelindiğinde harc-ı hassa defterlerinde aile eliti arasında yer almıştı . Haremin teşrifatçısıdır. Yani haremdeki düğünlerde ve bayramlarda yapılan bütün merasimleri o tertipler ve yer gösterir. Gümüş bir asa taşıması onun görevini belirtir. Padişah dairesindeki eşyaları mühürlemek için yanında mühr-i hümayun bulundurur.
c) Çaşnigîr Usta: Sofra hizmetlerini gören ustalara verilen addır. Emri altında çalışan cariyeler ve kalfalar vardır. Sultana ve şehzadeye hazırlanan yemeklerin zehirli olup olmadıklarını kontrol etmek için yemeği ilk olarak bunlar tadardı.
d) Çamaşır Usta: Saray çamaşır ve yatak takımlarına bakan ustaya verilen addır. Emrinde çalışan kalfa ve cariyelere de çamaşır kalfaları adı verilirdi. İlk olarak çamaşırcı kadına Yavuz Sultan Selim döneminde rastlanmıştır .
e) İbriktar Usta: Önceleri şehir suyu olmadığı için leğen ve ibrik takımlarına bakan, padişahın elini yüzünü yıkamasına, ona havlu tutulmasına ve abdest almasına yardımcı olanlara ibriktar ve reislerine ibriktar usta denilirdi.
f) Kahveci Usta: Haremde kahve işleriyle meşgul olan kişilere verilen addır. Padişah kahvecilerinin alametleri ve göğsüne taktıkları nişanları vardı.
g) Kilerci Usta: Padişahın kilerine ve kiler takımlarına bakan kalfaların reislerine denilirdi. Kilerci usta, çaşnigir usta ile padişah yemek yerken hizmet ederdi.
h) Kutucu Usta: Padişahın, ailesindeki kadınların hamamlarda yıkanmalarına yardımcı olan ustalara denilmektedir.
i) Külhancı Usta: Harem içerisinde bulunan hamamların yakılmasını ve temizlenmesini üstlenen kalfalara verilen addır.
j) Kâtibe Usta: Haremin disiplinini, düzenini sağlayan amire Kâtibe veya Kâtibe Usta denilir. Bunların sayısı beştir. Haremin eskilerinden ve gözü açıklarından seçilirlerdi.
Bütün bu ustaların yanı sıra haremde hasta olan cariyelere bakan Hastalar Ustası; bunun yardımcısı olan Hastalar Kethüdası; doğum ve çocuk düşürme işlerine bakan ebeler; Padişahın kızlarına ve şehzadelerine süt emzirmek için getirilen Dayeler ve padişahın çocuklarına bakan dadılar vardı.
Bu usta adıyla anılan kalfaların tamamı uzun entari giyerlerdi ve her birinin yeteri kadar maaşları vardı.
Padişahın Ailesi
• Valide Sultan
Haremin yöneticisi daima padişahın annesi olan valide sultandı . Valide sultanın herkesten üstün konumu harem kurumunun esasıydı . Haremde padişah ailesinin en önemli ve en güçlü kadını olan valide sultan Osmanlı Devlet tarihinde en yüksek maaşlı kişiydi. Bu konuda Nurbanu Sultan’ın yani III. Murad’ın validesinin maaşının günlük 2000 akçe olduğu hatta III. Mehmet Nurbanu sultanın gelini ve halefi Safiye Sultan için bunu günlük 3000 akçeye çıkardığı Leslie P. Peirce’ nin eserinde belirtilmiştir. Aynı dönemde bir şeyhülislamın günlüğünün 750 akçe olduğu göz önüne alınırsa valide sultanın önemi biraz daha anlaşılmış olacaktır.
• Sultan Kızı ve Şehzade
Osmanlı padişahlarının kızlarına, ilk zamanlarda Selçuklu geleneğine uyularak Hatun denilmekteydi. Fatih döneminden itibaren Sultan, ismi bilinmeyenlere ise Devlet Hatun ve Sultan Hatun deniliyordu. Doğumları özel bir törenle olur ve bu vesileyle 3-5 tane hayvan kurban edilirdi. Kendilerine bir daire hizmetine kalfalar ve cariyeler verilirdi. Bunlara dadıları ve anneleri aracılığıyla dini ve ahlaki bilgiler verilirdi. Fakat sultanların haremde statüleri pek fazla değildi. Sarayda önemli bir rol oynaması ve böylelikle kabul görmesi ancak yüksek mevkide bir devlet görevlileriyle evlenmeleriyle olurdu. Evleninceye kadar sultanlar günlük 100 akçe evlendikten sonra günde 300 – 400 akçe alırlardı.
Şehzadelerin I. Ahmet dönemine kadar sancakta bulunması vesilesiyle eşleri ve anneleri onlarla birlikte sancakta bulunurlardı. Ancak kafes sistemine geçilmesiyle birlikte şehzadeler haremde kafes adı verilen odalarında yaşamaya başladılar. Bunlar da kız kardeşleri sultanlar gibi günlük 100 akçe alırlardı ve emirleri altında cariyeler vardı.
Padişahın Eşleri ve Karı – Koca Hayatı Yaşadıkları
• Gözdeler, Peykler ve Has Odalıklar
Genellikle kadın efendilerin yani hasekilerin seçildiği ikballer, has odalık, peyk veya gözde adı ile anılan cariyeler arasından seçilirlerdi. II. Mustafa döneminden önce hasekiler direk olarak bu cariyeler arasından seçilirlerdi. Padişahlar başkalarıyla evli olmayan ve istifraş yani yataklı hakkı kendinde olan cariyeleriyle karı – koca hayatı yaşayabilirlerdi ki bu İslam hukuku dâhilinde olan bir şeydir.
Padişahın odalıklarını yani cinsel münasebette bulunmak için cariye seçimi konusunda birçok görüş vardır. Ancak bu görüşler bazı tarihçiler tarafından oldukça abartılmıştır. Mesela padişahın önüne cariyelerin gelip oynadıkları ve padişahın beğendiği cariyenin önüne mendil atması gibi hayal ürünü olan şeylerdir. Ancak bunun aslı padişahın beğendiği cariyeyi haznedar ustaya söylemesidir.
• İkballer
Has odalık olarak alınan veya yetiştirilen cariyelerden padişah münasebette bulunanlar ikbal adını alırlardı. Genellikle padişahların çocuk sahibi olmadığı kişiler olan ikballer, gebe kaldıklarında, ölüm, boşanma vb sebeplerle terfi ederler kadın efendilik derecesine kadar yükselebilirlerdi. İkballer, hanım veya hanımefendi diye çağrılırlardı. Baş ikbal, ikinci ikbal, üçüncü ikbal dördüncü ikbal şeklinde giderdi. 19. yy. da ise ikballerin haremin sayılı kadınları arasına geldikleri görülmektedir. Bu ikballerin bir diğer özelliği ise padişahın tahta çıktıktan sonra aldıkları hanımları olmalarıdır.
İkballik müessesesi Osmanlı tarihinde II. Mustafa ile başlamaktadır ve ismi de Şahin Fatma Hanım’dır. Daha sonra bazı padişahlarında ikballeri olmuştur ancak bunların sayısı aynı anda 4’ü geçmemiştir. Bu ikballerin hizmetlerine bakan özel cariyeleri vardı.
• Haseki
Hasekiler yani kadın efendiler, Osmanlı padişahlarının nikâh akdi olmadan karı – koca hayatı yaşadıkları cariyeleriydi. Padişahların birden fazla hasekisi olabiliyordu. Bu hasekilerden en gözdesi genellikle en büyük erkek çocuğun yani veliahttın annesi oluyordu. Bu kişiye Baş Haseki deniyordu. Yeni kadın efendi alındığında kendisine ayrı bir oda tahsis edilir, elbiseler ısmarlanır, haznedar usta ve kalfaları tarafından saray âdetleri öğretilirdi . Maaş ölçütleri de dikkate alındığında haseki harem-i hümayunda valide sultandan sonra en büyük statüye sahipti . Haseki bir köle yani bir cariyeydi. Ancak aldığı maaş bakımından sarayda padişahın kız kardeşlerinden, halalarından ve hanedanın sultan kızlarından daha yüksek bir mevkideydi. Bunun sebebi ise potansiyel olarak bu hasekilerden birinin valide sultan adayı olmalarıydı. Bununla birlikte kural şuydu; bir kere haseki olunca hep haseki kalınırdı. Zira standart günlük 1000 akçe olan haseki maaşını II. Osman’ın hasekisi Ayşe, padişahın ölümünden sonra geçen 18 yıl boyunca bu maaşı almaya devam etmiştir. 17. yy. ortasına doğru ise hasekilerin önemini yitirdiği aldıkları maaşlardan belli olmaktadır.
Maalesef Osmanlı Devletinin duraklama ve gerilemesinde bu haseki sultanların yani kadın efendilerin rolü de hiç göz ardı edilemeyecek bir konudur. Nitekim tarih Hürrem, Safiye ve Kösem Sultanların acı ama gerçek entrikalarıyla doludur. Padişahların ordu başında sefere çıkmamasının sebepleri de bu kadın efendilerdir.
Padişahın haseki sıfatı taşımayan cariyeleri de mevcuttu. Ancak bunlar hasekilere nispeten daha az maaş alırlardı ve sarayın elit kısmı olarak görülmezlerdi. Zaten az öncede belirttiğimiz gibi hasekilik statüsü 17. yy. ortasına doğru önemini kaybetmeye başlamıştı ve bu zamandan sonra maaşlarda da bir eşitliğin tam olmasa da yaşandığını söylemek mümkündür. Bu dönemden sonra ise haremde önem kazanan kısım ikballer olacaktır.
Haremin Erkek Personeli
Haremin erkek personeli de mevcut idi ve bunların ortak özellikleri hadım edilmiş olmalarıydı. Hadım etmek çocuk yaşta yapılan bir şeydi ve böylece üretkenlik gibi cinsel karakterlerin ortaya çıkması engellenecekti. Hadım kelime anlamı olarak “cinsiyet bezi çıkarılmış ya da burularak erkekliği giderilmiş kişi”dir . Lakin İslam hukukunda hadım edilme konusu hiçbir şekilde caiz değildir. Hadım etme usulleri hakkında birkaç görüş ortaya atılmıştır. Bunlardan birisi cinsel organın kesilmesi, bir diğeri ise cinsellik bezlerinin kesilmesidir. Fakat hayaları veya erkeklik uzuvları kesilen hadımların, tamamında olmasa bile bir kısmında, sonradan erkeklik uzvunun yeniden geliştiği ve hatta cinsi hayata hazır hale geldiği de araştırmaların ve tarihi olayların ortaya koyduğu bir gerçektir .
Osmanlı haremine alınan hadım erkek hizmetçiler iki gruba ayrılırdı. Bunlardan:
Birincisi; Ak hadımlardır. İslam hukukunda hadımlık yasak olduğu için bunlar başka milletlerden alınan hadım esirlerden sağlanıyordu. 1582’ de kara ağalar gelene kadar ak hadımlar kızlar ağası olarak görev yapmışlardır. Padişahın mâbeyn daireleri ve harem dairesini korumak ve gerekli hizmetlerini görmek asli görevleriydi.
İkicisi; Kara hadımlardır. Ak hadımların bulunmasındaki zorluk ve bunların kara hadımlara göre daha dayanıksız olmasından dolayı kara hadımlar daha fazla tercih edilmişlerdir. Bu yüzden kara hadımlar için hareme bir ocak kurulmuş ve kara ağalar ocağı adı verilmiştir.
Sarayda ki haremağalarının en büyüğü ve reisine Kızlar Ağası veya Bab’üs-Sa’âde Ağası denilirdi. Derece olarak sadrazam ve şeyhülislamdan sonra gelirdi. En önemli görevleri ise, padişahın haremini korumak, harem için gerekli olan cariyeleri temin etmek, haremde bulunan cariye ve hadımların terfi ve cezalandırma işlemlerini padişaha arz etmek ve surre alaylarını düzenlemek, haremin bütün harici ihtiyaçlarını harem ağalarına yaptırmak, kendine bağlı bulunan personelin tayinlerini yapmaktır .
Harem ağaları görevlerine göre şu şekilde aktarılabilir:
a) Saray Ağası: Ak hadım ağasıdır. Kızlar ağasının birinci yardımcısıdır. Hazinedar başı eğer ak ağa ise ondan sonra gelirdi. Sarayın temiz tutulması ve tamirinden sorumluydu.
b) Saray Kethüdası: Kapıyı bekleyen ak hadımların idare ve güvenliğinden doğrudan sorumluydu. Saray ağası ve kethüdası zenci hadım ağalarında olmayan görevlerdi.
c) Baş Kapı Gulamı: Haremde zenci hadımağalarında kızlar ağasından sonra gelen makam sahipleriydiler.
d) İkinci Baş Kapı Gulamı: Baş kapı gulamının yardımcısıdır.
e) Ortanca: Binbaşı rütbesindeki ağa demekti.
f) Nöbetçi Kalfa: Umum nefer oğlanlarının zabiti ve sorumlusu idi.
Bununla birlikte valide sultan ağaları ve şehzadelerin muhafızı olan ağalar, saray kadınlarının namaz kıldıkları mescidin imamı ve müezzini olan ağalar da itibarlı ağalardandı. Haremdeki cami ve mescitlerin imam ve müezzinleri dahi harem ağalarından seçilirdi. Haremin masraflarına bakan haznedar ağa, oda lalası, valide sultan ağa, hazine kethüdası ve vekili de ağaların ileri gelenlerindendir.
Harem ağaları arasında yer alan önemli bir grup da musahiblerdir. Baş, ikinci ve üçüncü musahibler adıyla bizzat padişahlar tarafından tayin edilen bu insanlar, padişahların odaları önünde nöbet tutarlar ve sultanın emirlerini harem halkına duyururlardı.
Sonuç olarak: Harem sadece bir ev olarak görülmemelidir. Harem bir eğitim kurumudur aynı zamanda ve bazı yazarların dediği gibi sadece cinsel muhabbete dayalı bir yer değildir.

Kullanmış Olduğum Kaynaklar

Kaynakça

  1. AFYONCU Erhan, “Harem”, National Geographic, Ağustos 2006.
  2. AKGÜNDÜZ Ahmet, “Bir Aile ve Hizmet Müessesi Olarak Osmanlı’da Harem”, Türkler C.X, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002.
  3. AKGÜNDÜZ Ahmet, Tüm Yönleriyle Osmanlı’da Harem, Timaş Yayınları, İstanbul 2007.
  4. ATASOY Nurhan, Harem, Promete Kültür Yayınları, İstanbul 2001.
  5. EREN Mehmet Ali, “Fanteziden Gerçeğe Harem”, Aksiyon Dergisi 42. Sayı., 23 Eylül 1995
  6. OK Sema, Haremağaları, Kamer Yayınları, İstanbul 1997.
  7. PEIRCE P. Leslie, Harem-i Hümayun, Çev. Ayşe Berktay, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2002.
  8. ŞİMŞİRGİL Ahmet, “Osmanlı’da Harem”, http://www.turksultans.com
  9. ULUÇAY Çağatay, Harem II, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1992.
  10. http://www.diyanet.gov.tr

Kırkpınar Yağlı Güreşleri Tarihi

ATA SPORUMUZ GÜREŞ

Güreş insanlık tarihinin en eski sporlarından birisidir. M.Ö. 700’lü yıllarda Yunanlılar, M.Ö 2. yüzyılda Türkler daha sonraki yıllarda başka milletler tarafından oynandığı belgelerle ortaya çıkarılmıştır.
Türklerin en eski sporlarından biri olan güreş, sözcük kökeni olarak, Özbek ve Başkurt Türklerinin “kures” sözcüğünden gelmektedir.

Zorlu doğa koşulları ile mücadele eden ilk insanların çoğunda olduğu gibi Türklerde de güreş, adeta günlük hayatın bir parçası olmuştur. Türkler ayrıca totem inancı ve göçebe yaşam biçiminin de etkileri ile doğaya ve kuvvete düşkün kişiler olduklarından yakın mücadeleyi her zaman ön planda tutmuşlar, güçlerini topluma kanıtlamak amacıyla güreşe çok sık başvurmuşlardır. Düğünler, ünlü kişilerin cenaze törenlerinde, ölüm yıldönümlerinde ve diğer özel günlerde at yarışları ve koşularının yanında güreş, çok önemli bir yer tutmuştur.
Güreş arada hiçbir vasıta olmaksızın yapıldığı için asil bir spor olarak görülür. Bunun yanı sıra güreş bilgi, kuvvet, zekâ ve maharet gerektirir. Güreşte kazanmak sadece gücün göstergesi değil ayrıca bu kavramlar konusunda da üstün olmak demektir.
Türklerde güreş Anadolu güreşleri ve Rumeli güreşleri olarak iki bölüm olarak görülmektedir. Rumeli Güreşleri Kırkpınar Yağlı Güreşleri olarak da adlandırılmaktadır.

KIRKPINAR GÜREŞLERİ

1.Tarihçesi

Yedi asra yakın zamandan beri yapılmakta olan Kırkpınar güreşlerinin halk dilinden günümüze gelen efsanevî tarihi şöyledir.
Osmanlı Devletinin 2. padişahı olan Orhan Gazi’nin kardeşi Süleyman Paşa’nın Rumeli’ye yaptığı ilk sıçrama hareketinde yanında 40 yiğit olduğu bu yiğitlerin molalarda güreştikleri, bu seferin yorgunluğunu güreşle unutmayı adet edindikleri söylenir. Bu 40 yiğit Edirne civarındaki Ahırköy merasına geldikleri vakit güreşecek eşlerini seçmişlerdir. Bunlar arasındaki 2 yiğidin Anadolu yakasında iken devam eden güreşlerini bu Rumeli seferi için yarıda bıraktıkları söylenmektedir.
Bu iki yiğidin güreşe tutuştukları zamanın hıdrellez olduğu söylenir. Akşama kadar boğuşan bu iki babayiğit yemek için bile ara vermemişlerdir. Ancak güreş gece yarısı bile devam etmiş ve bu iki cengâver güreşirken can vermişlerdir. İki babayiğit Türklerin er meydanında can verecek kadar candan güreştiklerini gösterdikleri çayırlığa arkadaşları tarafından gömülmüşlerdir.
Edirne fethedildikten sonra sağ kalan yiğitler bu iki arkadaşlarının mezarlarını taştan yapmak için Ahırköy çayırlığına gelmişlerdir. Çayırlığa geldikleri vakit arkadaşlarının gömülü oldukları incir ağacının altından billûr kaynaklı kırk pınarın zümrüt çayırlığına akıp gittiğini görürler. O incir altında kimlerin yattığını soranlara ise Domuzhisar’ını zaptetmek için buraya gelen kırk yiğidin hatırasına tarih düşürür gibi şu cevabı verirler:
“Kırktı bunlar. Bu yakaya ilk ayak basanlardır bunlar.”
Zaman geçtikçe oranın ismi Kırkpınar Meydanı olarak anılmıştır.

2.Kırkpınar’ın Yeri ve Yapıldığı Tarih

2.a.Yeri

Edirne’nin Osmanlılar tarafından fethinden sonra güreşlerin yapıldığı yer, Edirne’yi Ortaköy’e bağlayan 35 kilometrelik yolun üzerindeki Simavna ile Sarı Hızır köyleri arasında bulunan ve Balkan Savaşı’ndan sonra bugün milli hudutlarımız dışında kalmış olan çayırlıktır. Günümüzde ise Edirne’nin “Sarayiçi” denilen dört yanı suyla çevrili meydanında yapılır.

2.b.Yapıldığı Tarih

Cumhuriyet dönemine kadar yapılan Kırkpınar güreşleri hıdrellezden üç gün önce başlardı. Birinci günü esaslı ve ciddi güreşler olmayıp hazırlık şeklinde idman güreşleri yapılırdı. Esas güreşlere iki gün önce başlanır ve iki gün devam ederek hıdrelleze bir gün kala akşamüzeri sona ererdi. Genellikle son gün başaltı ve başpehlivanlık güreşleri ile geçerdi.
Kullanmakta olduğumuz miladi takvime göre Kırkpınar’ın başlama günü 1900 yılına kadar 2 Mayıs, 1900 yılından sonraki yıllarda 3 Mayıs günüdür.

3.Yağlı Güreşte Ana Kaideler

3.a.Kispet
Bir pehlivan için doğal her şeyden önce bir kispet lazımdır. Bu söz kisveden gelir. Bazı yerlerde “kisvet” derlerse de bizde kispet olarak bilinir.
Kispetin beli düz ve kıvrımlıdır. Kenarın iç tarafına uçkur vazifesini görsün diye kalınca bir ip parçası geçirilmiştir. Bu ip bir uçkur gibi kispetin belini açar veya kapar. “Kasnak” diye buraya derler. Bazı yerlerde de “Peşkavaz” diye anılır. Güreşte rakibinin eli bu kasnağı tutamasın diye bazı kispetlerde kasnağı beş altı kat deriden yaparlar. Bu deri hem sert, hem de enlidir.
Kispetin arka tarafı, pehlivanın oturması için geniş yapılır. Fakat uyluk ve paçalar dardır. Ancak pehlivanın bacağı girip çıkar. Paçalar, rakibin eli veya parmağı içeri girmesin diye güzelce sıkılır. Paça iç taraftan keçebent denilen keçe parçası veya bez ile sarılır. Paçanın bir adı da şiraze’dir.
Eski yıllarda pehlivanlar kispetlerini zembil adı verilen sazdan örülü bir torbada taşırlardır. Zembil elde, bir yerden bir yere giden pehlivanın güreşmek istediği veya bir yerden güreşten geldiği anlaşılırdı. Zembili duvara asmak o kişinin güreşi bıraktığına işaretti.

3.b.Pırpıt
Kispetler kıymetli olduğu gibi acemi ve fakir pehlivanlar da kalın Amerikan bezinden yapılmış birer uzun ve paçalı don giyerler ki buna da pırpıt derler. Bunlarda da paçalar bağlanır.
Karakucak pehlivanlarının giydikleri bir pırpıt daha vardır ki, bu teke kılından yapılmış ve çok sık olarak örülmüştür.

3.c.Ödül
Eski devirlerde pehlivanlara yardım olsun, teşvik yerine geçsin diye güreş yaptıran ağa
veya bey, her sınıftan birinci gelecek olanlara dağıtılmak üzere ödül adı verilen bir şey ortaya kordu. Bu şey para olabilir; öküz, manda, koç olabilirdi.
Küçük sınıftan olan pehlivanlar güreştikten sonra, başpehlivanlar da güreşmezden evvel parsa adı verilen her hediyeyi seyircilerden toplarlardı. Kol kola girerler, ellerini açarak seyircilerin önlerinde durur, verdiklerini alırlar, sonrada bu aldıklarını paylaşırlardır. Bu kötü âdet daha sonra kaldırılmıştır. Yalnız ödül vardır ki bu sadaka değil hediyedir.

3.d.Meydan
Böyle kispetli veya pırpıtlı iki pehlivan bulununca onlar için bir meydan lâzımdır ki buna “Güreş Meydanı” derler.

3.e.Hakem
İki pehlivan bulunduğu zaman bunları kontrol edecek birde Hakem Heyeti olması gereklidir. Eskiden birkaç eski pehlivan, bir iki köy ağası veya güreşlerden anlayan birkaç kişi usullere aykırı iş yapılmasın diye güreş meydanının bir köşesine oturur, güreşleri kontrol ederlerdi.
Son zamanlarda bu Hakem Heyeti daha derli toplu bir hale getirilmiştir.

3.f.Davul ve Zurna
Yağlı güreşin en büyük âdeti davul zurnadır. Bir güreşin çok cazip olabilmesi için o güreşteki davul ve zurnaların güreş havalarını bilmeleri ve tam sırasında tatbik edebilmeleri lazımdır. Ancak yakın zamanda güreş havalarını tam manasıyla bilen davulcu ve zurnacılar kalmamıştır. Oysaki 1930lu yıllardaki Serezli davulcuların bildiklerini kimse bilemezdi.

3.g.Cazgır
Güreşecek pehlivanların adlarını, sanlarını, korkulu oyunlarını, seyircilere anlatan adamdır. Genellikle eski pehlivanlar cazgırlık ederler. Güreşecek olanları bütün hüviyetleriyle halka anlatır ve sonra da dualarını okurlar.
Cazgır güreşecek pehlivanları bu suretle meydana sürer. Onlar da halka doğru yürüyerek merasime başlarlar ki, buna bizim yağlı güreşimizde “çıkış” denilir.

3.h.Peşrev
Güreşe hazırlık, güreşin başlangıcı demektir. Ahenkli ve ölçülü olarak çırpınmaktır. Bu çırpınış aynı zamandan bir mânâ ifade eder. Bugün için pehlivanlarımızın peşrevleri hakkı ile bilmedikleri iddia olunabilir. Hele huzur güreşleri peşrevleri tamamıyla maziye karışmış, hatta yok olmuştur.
Muntazam bir şekilde eller birbirine çarparken pehlivan da adetâ sıçrar, ellerini ayaklara vurur, gözalıcı bir şekilde bu hareketleri bir kaç defa tekrar eder. Sonrada ön tarafa dönerek diz çöker gibi olunur ve seyirciler selamlanır, bundan sonra müsabakaya başlanır.

4.Yağlı Güreşte Ağa ve Pehlivanlık Kavramları

4.a.Kırkpınar Ağası
Kırkpınar güreşlerinin ilginç özelliklerinden bir tanesi de Kırkpınar Ağalığıdır. Ağa Kırkpınar’a pehlivanları ve seyircileri çağıran, yarışmaları düzenleyen, gelen konukları karşılayan, ağırlayan, yemek veren, yatacak yerlerini hazırlayan, âdetlere uygun olarak güreşlerin yapılmasını sağlayan, ödülleri veren ve güvenlik düzenini alan baş sorumlu ve yetkilidir.
Kırkpınar’da ağanın seçimi güreşlerin son günü başpehlivanlık güreşlerinden önce başlar. Açık arttırmaya konulan kuzuya en çok parayı ödeyen bir sonraki yılın Kırkpınar Güreş Ağası unvanını alır. Ağa seçilince kuzuyu kucağına alır ve davul zurnacılar Rumeli havası çalarak yeni ağayı çadırına kadar götürürler.

Ağalık kurumu, hem pehlivanları hem de pehlivanlık kapışmalarını maddi yönden destekleyen kişidir. Radyo ve TV’nin devreye girmesiyle ağalığa seçilen kişi günümüzde yurt çapında tanınmaktadır. Ağa gelenekler gereği Rumeli Kesimi diye tabir edilen biçimde giyinir. Ağanın başında serpuş bulunur, bu bir tür şapkadır. Fesin üstüne bağlanan bezin ucu bir taraftan hafifçe sarkar. Ağanın ayağında şalvar olur. Gömleklerine camadan derler. Camadanın üstüne yelek geçirilir. Camadan, yelek, fesin üstüne bağlanan bez ve şalvar ayrı ayrı işlemelidir. Ağanın ayağında ince topuklu rugan yemeni (deri ayakkabı) bulunur. Ağa, elinde de iri taneli kehribardan yapılmış doksan dokuzluk tespih taşır.
Ağa mart ayı başından itibaren, köylere, kasabalara, tanınmış köy büyüklerine ve önemli kişilere kırmızı mühürlü mumlar göndererek, panayırın ne zaman açılacağını bildirir. Ayrıca gazeteler ayrıcalığı ile de duyurular yapılır.
Panayırda yapılacak at koşusu, güreş, yaya koşusu, nereden başlayıp nerede biteceği, ne kadar ödül verileceği önceden saptanır ve gazetelerde yayınlarak güreş sever halkın bilgi edinmesi sağlanır.

4.b.Başpehlivan

Kırkpınar’da en büyük ödülü Başpehlivan alır. Başpehlivanlığı elde eden sporcu bir yıl için Türkiye Başpehlivanıdır. Üst üste 3 defa başpehlivanlığı elde eden pehlivanlara “Altın Kemer” verilmektedir. Diğer boylardaki birincilerle dereceye girenlere verilen ödül, sporcuları teşvik içindir. Atalarımızdan günümüze kadar devam ede gelmekte olan bu usul, pek çok değerli sporcunun yetişmesine vesile olmuştur. Pehlivan ödülü, para olacağı gibi öküz, at, dana veya koç da olabilir. Eski yıllarda başa deve, başaltına boğa, büyük ortaya kısrak, küçük ortaya ve desteye de buna mütevazı olarak ödüller konurdu. Deve, daha ziyade Ege ve çevresinde yapılan müsabakalarda birinci gelen başpehlivanlara verilir.

KIRKPINAR GÜREŞLERİNDE KURALLAR VE OYUNLAR

1.Yağlı Güreş Kuralları
Yağlı güreş, minder güreşi gibi değildir. Dengeye dayanır. Oyunların süresi yoktur. Güreşçiler sadece ense bağlayıp durabilirler. Fakat taraflardan birinin yapacağı mükemmel bir oyun ve teknik ile seyirciyi ayağa kaldırabilirler. Yağlı güreşin geleneklerine göre pehlivanlar yenildiğini veya kazandığını bilir, bunu derhal kabul eder. Güreşten sonra eğer pehlivanlar birbirlerinin akranları ise birbirlerinin sırtlarını sıvazlarlar, genç ile yaşlı pehlivanlar arasındaki müsabakayı genç pehlivan kazanırsa yaşlı pehlivanın elini öper. Müsabaka boyunca pehlivanların meydanı terk etmemeleri gerekir. Gevşeyen paçaları yeniden bağlamak, yağ tazelemek, yağ kaçan gözleri silmek veya meydanın son tarafına düştüğü için ortaya yürümek arzusu mazeret sayılmaz. Ancak rakipler bu gibi durumlarda birbirlerine izin verebilirler veya bu talep, meydanın ortasına yürümek gibi, kule hakemlerince yapılmış olabilir. Yağlı güreşte beraberlik yoktur. Hakem heyetinin bu gibi durumlarda eş değişikliği yapması gerekir. Aynı sayıda galibiyeti olan pehlivanlar için eş değiştirmeye sık sık başvurulur. Şayet ortada bir çift pehlivan kalmışsa her iki sporcunun rızası ile netice kura atılarak alınır.
Güreş sırasında pehlivanlardan biri sakatlanır veya baygınlık geçirirse, hakemler müsabakayı durdururlar. Bu durumda en fazla on dakika içinde tedavinin bitirilmesi ve müsabakanın başlaması gerekir. Vakit uzarsa sakatlık geçiren veya tedavisi bitmeyen sporcu mağlup sayılır.
2.Yenme Yenilme
Yağlı güreşte yenme yenilme şekilleri şöyledir:
Göbeği yıldız gören (Göbek açılması)
İki el yerde oturuyor durumda destek yapıldığında
Sırt üstü düşerken dirsek yere değerse
Ayak bağı olmadan rakibini kucaklayıp bulunulan yerde bir daire içinde çevirerek veya rakibi üç adım taşımak
Tek el destekte, diğer elle desteğe geçildiğinde
Güreş sırasında kasıt olmadan kispetin kalçadan sıyrılması veya yırtılması
Çiviyukarı dikilmelerde
Sırtüstü olmada
Tedavi ve bayılmada zaman geçtiğinde
Faul devamında diskalifiyede

3.Yasak Oyunlar
Yağlı güreşin yasak oyunları şunlardır:
Çift sarma (kurt kapanı) vurarak rakibin üstünde beklemek
Kündede omurgaya tazyik, beli dirsekle zorlamak
Ayağı diz kapağından ters tarafa bükmek
Baldırpatlatan oyunu yapmak
Rakibin kulağına, gözüne, burnuna parmak sokmak
Rakibe kemane çekmek, tırmalamak, ısırmak, hayâları sıkmak, kafa atma, yumruk veya tekme savurmak
Rakibin kolunu ters tarafa sakatlayacak şekilde bükmek
Sebepsiz boyunduruk çekmek ve boğmaya çalışmak
Rakibi kasten saha dışına veya seyircilerin üstüne, meydanda güreşen diğer çiftlerin üstüne sürmek
Rakibi alta alınca arkadan kazık vurarak uzun süre beklemek
Yasak oyunlardan biri uygulamaya teşebbüs eden veya uygulayana hakem önce ihtar verir. Tekrarında müsabakadan diskalifiye edilir.

4.Yağlı Güreşte Ceza
Yağlı güreşte cezaları şöyle sıralayabiliriz:
Hakemlere, seyirciye, rakibe söz veya hareketle hakarette bulunan güreşten belirli bir süre için atılır. Bu süre bazen bir yıl bazen ömür boyu Kırkıpınar’a katılmama cezası olabilir.
Müsabaka sırasında rakiple konuşmak veya kavga etmek Kırkpınar’a katılmama cezasını taşıyabilir.
Ciddi güreş tutmamak, anlaşmalı güreş atmak Kırkpınar törelerine aykırıdır.Bunları yapanlar tespit edildiğinde, müsabakalardan ihraç edilirler.
Yağlı güreşte eleminasyon usulü uygulanmadığından yenilen güreşçi maç hakkını kaybederek elenir. Yenenler ise final yolunda yeniden maç atarlar. Eşlerini yenen birinci, son yenilen ise ikinci olur

5.Yağlı Güreşte Oyunlar
Yağlı güreşteki oyunlar, ayakta ve yerde olmak üzere iki bölümde toplanabilir. Ayaktaki belli başlı oyunlar şunlardır:
Hücum Oyunları: Elense, dıştırpan, içtırpan, budama, tek çapraz, çift çapraz, sırt çaprazı, tek dalma, çift dalma, kazkanadı, iç paça dış kazık, ayak kündesi, koltuk altı, tek dirsekle budama, çift dirsek kapmak, kalçaya dalmak, ayak kemanesi ile rakibi taşıma oyunları
Savunma Oyunları: İç ve dış tırpanda bacak kaçırma, çift çaprazda burun kakması, yanbaş, boyunduruk, boyundurukta dizletme, tek dalmada kurtuluş, dalarken baskı, kazkanadı boşaltması, kazkanadından sıyrılma, koltuk altına girmek, karşılıklı paça kasnak, çift çaprazda çift paça kapmak, arka çaprazdan sıyrılmak, paça kasnaktan sıyrılmak ve karşılıklı kaldırma haraketleri
Yerdeki oyunlar ise şu şekil sıralanabilir:
Hücum Oyunları: Sarma, tek sarma, sarmada çoban bağı, iç kazık, dış kazık, dış kazıkta gerdanlama, paça kasnak, ters kepçe, sarmada kolla yaslama, oturak kündesi, diz kündesi, şak kündesi, ters sarma, iç kazık ters paça
Savunma Oyunları: Sarmayı bozmak, sarmada yan kılçık, sarmadan dönme, sarmada dolu paça kasnak, sarma kündede rakibin ayak bileğinden tutarak kündeye geçmek, yerde kol bastının karşılığı, sarmada dönerken gırtlaklama, sarma ve kündede dolu kalkmak, ters kepçeden kurtulmak, şakta bilek kapmak, şakta bilek kaparak kol bastı, kemanede sırta sayvant, kemanede aşırma suretiyle kalkmak

KIRKPINAR GÜREŞ AĞALARI ve BAŞPEHLİVANLARI

1.Kırkpınar Güreş Ağaları
1950 yılından günümüze Kırkpınar güreş ağaları
1950 Edirneli Murat Şener
1951 Edirneli Murat Şener
1952 Edirneli Murat Şener
1953 Edirneli Nurettin Manyas
1954 Edirneli Yaşar Yardımcı
1955 Edirneli Mehmet Çardaktan
1956 Edirneli İbrahim Bildik
1957 Edirneli Hüseyin Özakıncı
1958 Edirneli Ahmet Merter
1959 Edirneli Ahmet Merter
1960 Edirneli Salim Doğramacılar
1961 Edirneli Hilmi Atakan
1962 Edirneli Muhittin Ağaoğulları
1963 Edirneli Ali Rıza Keleşoğlu
1964 Edirneli Hasan Vatan
1965 Edirneli Hakkı Meriç
1966 Edirneli Muzaffer Bilge
1967 Çanakkaleli Muzaffer Şahin
1968 Çanakkaleli Muzaffer Şahin
1969 Karamürselli Gazanfer Bilge
1970 Karamürselli Gazanfer Bilge
1971 İstanbullu Celal Hacı Eyüboğlu
1972 Babaeskili Doğan Görkey
1973 Tokatlı Hamit Kaplan
1974 Samsunlu Şevki Alan
1975 Akyazılı Zülküf Karabulut
1976 Akyazılı Zülküf Karabulut
1977 Edirneli Murat Şener
1978 Tekirdağlı Sebahattin Tekcan
1979 Bandırmalı Süleyman Özmercan
1980 Edirneli Cemal Pul
1981 Edirneli Mehmet İriş
1982 Edirneli Ali Ayağ
1983 Edirneli Ali Ayağ
1984 İstanbullu Mustafa Bilgin
1985 İstanbullu Mustafa Bilgin
1986 İstanbullu Halil Kılıçoğlu
1987 Samsunlu Hasbi Menteşeoğlu
1988 Bursalı İbrahim Çayla
1989 Malatyalı Kemal Özkan
1990 Çanakkaleli Murat Köse
1991 Bayburtlu Alper Yazoğlu
1992 Bayburtlu Alper Yazoğlu
1993 Bayburtlu Alper Yazoğlu
1994 İstanbullu Oğuzhan Bilgin
1995 Tokatlı Hüseyin Şahin
1996 Tokatlı Hüseyin Şahin
1997 Tokatlı Hüseyin Şahin
1998 Tokatlı Hüseyin Şahin
1999 Babaeskili Ayhan Sezer
2000 Emin Doğnasoy
2001 Mustafa Saruhan Adına Oğlu Murat Saruhan
2002 Mardinli M.Sait Yavuz
2003 Necdet Çakır
2004 Edirneli Mustafa Altunhan
2005 İzmitli Adem Tüysüz
2006 İzmitli Adem Tüysüz

2.Başpehlivanlar
Cumhuriyet döneminden itibaren Kırkpınar güreşlerindeki başpehlivanlar ise şunlardır.
1924 Arnavut Benli Abdullah
1925 Geçkinli Yusuf Pehlivan
1926 Edirneli Kara Emin
1927 Manisalı Rıfat
1928 Kandıralı Kayakçı Ahmet
1929 Gastirvalı Mülayim Pehlivan
1930 Bandırmalı Kara Ali
1931 Bandırmalı Kara Ali
1932 Bandırmalı Kara Ali
1933 Bandırmalı Kara Ali
1934 Gastivarlı Mülayim Pehlivan İle Tekirdağlı Hüseyin Alkaya
1935 Tekirdağlı Hüseyin Alkaya
1936 Tekirdağlı Hüseyin Alkaya
1937 Tekirdağlı Hüseyin Alkaya
1938 Tekirdağlı Hüseyin Alkaya
1939 Tekirdağlı Hüseyin Alkaya
1940 Tekirdağlı Hüseyin Alkaya
1941 Tekirdağlı Hüseyin Alkaya
1942 Kurtdereli Mehmet
1943 Babaeskili İbrahim Esdi
1944 Hayrabolulu Süleyman
1945 Babaeskili İbrahim Esdi
1946 Sındırgılı Şerif Pehlivan
1947 Düzceli Çolak İsmail Atay İle Hayrabolulu Süleyman
1948 Kuleli Mustafa Pehlivan
1949 Sındırgılı Şerif Pehlivan
1950 Hayrabolulu Süleyman
1951 İzmitli İrfan Atan
1952 Balıkesirli Tarzan Mehmet
1953 İzmitli İrfan Atan
1954 Samsunlu İbrahim Karabacak
1955 İzmitli İrfan Atan
1956 Samsunlu İbrahim Karabacak
1957 Bandırmalı Hasan Acar
1958 İzmitli Adil Atan
1959 Samsunlu İbtahim Karabacak
1960 Samsunlu İbtahim Karabacak
1961 Sındırgılı Mehmet Ali Yağcı
1962 İzmirli Kara Ali Çelik İle Sındırgılı Mehmet Ali Yağcı
1963 Adapazarlı Sezai Kanmaz
1964 Sındırgılı Mehmet Ali Yağcı
1965 İzmirli Kara Ali Çelik
1966 Ordulu Mustafa Bük
1967 Ordulu Mustafa Büku
1968 Ordulu Mustafa Bük
1969 Babaeskili Nazmi Uzun
1970 İzmirli Kara Ali Çelik İle Karamürselli Aydın Demir
1971 Hasan Şahin
1972 Arap Mustafa Yıldız
1973 Ordulu Davut Yılmaz
1974 İzmirli Kara Ali Çelik
1975 Yarıda Kaldı
1976 Karamürselli Aydın Demir
1977 Karamürselli Aydın Demir
1978 Karamürselli Aydın Demir
1979 Sabri Demir
1980 Muğlalı Mehmet Güçlü
1981 Arap Mustafa Yılmaz
1982 Denizlili Hüseyin Çokal
1983 Denizlili Hüseyin Çokal
1984 Denizlili Hüseyin Çokal
1985 Sabri Acar
1986 İbrahim Gümüş
1987 Recep Kılıç
1988 Recep Gürbüz
1989 Saffet Kayalı
1990 Karamürselli Ahmet Taşçı
1991 Karamürselli Ahmet Taşçı
1992 Karamürselli Ahmet Taşçı
1993 Karamürselli Ahmet Taşçı
1994 Karamürselli Ahmet Taşçı
1995 Karamürselli Ahmet Taşçı
1996 Karamürselli Ahmet Taşçı
1997 Karamürselli Ahmet Taşçı
1998 Cengiz Elbeyi
1999 Karamürselli Ahmet Taşçı
2000 Karamürselli Ahmet Taşçı
2001 Ankaralı Vedat Ergin
2002 Hasan Tuna
2003 Kenan Şimşek
2004 Samsunlu Recep Kara
2005 Karamürselli Ahmet Taşçı
2006 Antalyalı Osman Aynur

SONUÇ
Kırkpınar yağlı güreşleri Türk Milli Kültürünün vazgeçilmez esaslarından birisidir. Eskisi gibi değer verilmesede yağlı güreşler günümüzde halen devam ettirilmekte ve gelenek görenekleri korunulmaya çalışılmaktadır. Amaç, Kırkpınar kültürünü bilmek ve ona değer vermeyi gerektirmektedir. Şayet kültürden bir nevi de olsa kopma yaşanması millet özelliğimiz yavaş yavaş kaybetmemize neden olur.

KAYNAKÇA
AYAĞOĞLU Ali, Türklerde Spor Geleneği ve Kırkpınar Güreşleri, Divan Yayınları, 1983, İstanbul
Edirne İl Yıllığı 2005, T.C. Edirne Valiliği, 2005, Edirne
SERTOĞLU Murat, Rumeli Türk Pehlivanları, Kültür ve Turizm Bakanlığı. 1986, Ankara

Çalışmayı hazırlarken benimle birlikte çalışan arkadaşlarım Muzaffer Uğur Doğru ve Volkan Nane’ye teşekkür ediyorum..